BASINDA YARGI HABERLERI 06.10.06 [METİN ÖZDERİN]

My Photo
Name:
Location: ANKARA, Turkey

Friday, October 06, 2006

06 EKIM 2006 CUMA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

6 Ekim 2006 Tarihli ve 26311 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

MİLLETLERARASI ANDLAŞMA

2006/10957 Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Bahreyn Krallığı Hükümeti Arasında İmzalanan Güvenlik İşbirliği Anlaşması’nın Onaylanması Hakkında Karar

BAKANLAR KURULU KARARLARI

2006/10921 Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Karar

2006/10949 Denizli İli, Çardak İlçesi, Beylerli Kasabasında Arazi Toplulaştırması Yapılması Hakkında Karar

2006/10958 Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğüne Bağlı Olarak İletişim Fakültesi Kurulması Hakkında Karar

2006/10959 Cumhuriyet Üniversitesi Rektörlüğüne Bağlı Olarak Yabancı Diller Yüksekokulu Kurulması Hakkında Karar

2006/10964 İzmir Ekonomi Üniversitesi Rektörlüğüne Bağlı Olarak Tarımsal Teknoloji ve Gıda Bilimleri Fakültesi Kurulması Hakkında Karar

ATAMA KARARLARI

— Ulaştırma ile Tarım ve Köyişleri Bakanlıklarına Ait Atama Kararları

YÖNETMELİKLER

— Kamu İhale Uzman Yardımcıları Yarışma ve Yeterlik Sınavları ile Kamu İhale Uzman ve Yardımcılarının Çalışma Esas ve Usulleri Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği İnşaat Mühendisleri Odası Ana Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Kadir Has Üniversitesi Ana Yönetmeliği

ANA STATÜ

— Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu Ana Statüsü

YARGI BÖLÜMÜ

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

— Anayasa Mahkemesinin E: 2006/34, K: 2006/37 Sayılı Kararı (30/3/2005 Tarihli ve 5326 sayılı Kanun ile İlgili)

— Anayasa Mahkemesinin E: 2006/54, K: 2006/47 Sayılı Kararı (30/3/2005 Tarihli ve 5326 Sayılı Kanun ile İlgili)


6 Ekim 2006 Basın Özeti [ BBC ]

İsviçre Adalet Bakanı'nın Ankara'da Cemil Çiçek'e verdiği destek ve ülkesinde yarattığı 'infial', AB'nin 'ciddiye alınacak' lideri: Angela Merkel ve İngiltere tartışıyor; peçe takmak toplumu bölüyor mu?


İngiltere gazeteleri

İsviçre Adalet Bakanı Christoph Blocher'in dün Ankara ziyaretinde Ermeni soykırımı tartışmasına ilişkin açıklamaları, İsviçre'nin Le Temps gazetesinin ifadesiye, İsviçre'de ''infial'' ve ''ciddi bir siyasi kriz'' yarattı.

İsviçre Adalet Bakanı Blocher Ankara'da, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in ''Ermeni soykırımı olmamıştır'' şeklindeki sözlerinden dolayı haklarında soruşturma açılmasını eleştirmişti.

Le Temps, ''Kendi ülkesinin ırkçılık karşıtı yasalarını yurtdışında bu şekilde eleştirmek bir devlet adamına yakışmıyor'' diyerek, Adalet Bakanı Blocher'in tavrının ''şok uyandırdığını'' yazıyor.

Tartışma yaratan bu sözlerin ayrıntılarını, Anadolu Ajansı'nın haberinden hatırlatıyoruz.

Türkiye'nin İsviçre ceza kanununu temel alışının 80'inci yıldönümü için Ankara'ya davet edilen Adalet Bakanı Christoph Blocher, Türk muhatabı Cemil Çiçek tarafından ağırlandı. Çiçek bu görüşme sırasında Halaçoğlu ve Perinçek hakkında İsviçre'nin başlattığı yasal sürecin ifade özgürlüğüyle çeliştiğini belirterek, konunun tarihçilerden oluşan ortak komisyonlar aracılığıyla çözülmesini önerdiklerini söyledi.

İsviçreli Adalet Bakanı da konuşmasında böyle bir komisyon önerisine katıldığını söyleyerek, ''Maalesef İsviçre'nin 1994 yılında kabul ettiği bu yasa, ifade özgürlüğü önünde engel teşkil ediyor'' dedi.

Blocher, ''İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilere karşı yapılan soykırımı inkar etmeyi cezalandırma düşüncesinden yola çıkılarak hazırlanmış bir yasa maddesinin, ileride Türkiye'den bir profesör hakkında İsviçre'de Türklere hitaben yaptığı bir konuşma nedeniyle soruşturma açılmasına sebep olacağı tahmin edilemiyordu'' diye konuştu.

''Ama bu yasa var'' diyen Blocher, ''bizim de başımızı ağrıtıyor'' diye devam etti. İsviçre Adalet Bakanı, Cemil Çiçek'in kendisine ''Ermenilere soykırım olmamıştır desem de İsviçre'ye gidebilir miyim?'' diye sorduğunu belirterek, ''Hiçbir şey olmaz, ama olursa ben de hapse girerim'' ifadesini kullandı.

Christoph Blocher, miliyetçi kanattan İsviçre Halk Partisi'nin lideri ve 2003 yılından bu yana koalisyon hükümetinde yer alıyor. Lideri olduğu parti, mültecilere, ve İsviçre'nin uluslararası örgütlere üye olmasına karşı katı tutumuyla biliniyor.

Le Temps gazetesi, hükümetin diğer üyelerinden İçişleri Bakanı Pascal Couchepin'in, ''Adalet Bakanı'nın Ankara'dan dönüşünde yapacağı açıklamayı beklediğini'' yazıyor.

Bir başka İsviçre gazetesi, Tribune de Geneve, Christoph Blocher'in sözlerinin milletvekillerinin üzerine bir ''bomba gibi'' düştüğü kanısında.

Gazete, Christophe Blocher'in siyaset sahnesinde kendini daha öne çıkarmak için kasten böyle bir yola başvurduğu şüphelerinin dile getirildiğini yazıyor.

Tribune de Geneve, ''acaba bu doğru bir adım mı'' diye soruyor. Gazetenin ifadesiyle, ''Blocher'i iktidara getiren radikallerden bazıları açıkça rahatsız olmuş durumdalar.''

Gelecek yıl seçimlerin olacağını hatırlatan Tribune de Geneve, ''Christoph Blocher'in Ankara'da sarfettiği sözlerin kendisine sandıklarda pahalıya patlayabileceğini'' düşünüyor.

Merkel'i ciddiye almak gerek

Angela Merkel'in Türkiye ziyaretini yorumlayan Alman gazetesi Der Tagesspiegel, Almanya'nın 2007 yılında Avrupa Birliği'nin dönem başkanlığını devralacağının altını çizerek, ''Merkel Türkiye hükümeti tarafından ciddiye alınacak bir konumda, sözlerinin diğer Avrupa liderlerinden daha çok ağırlığı olacaktır'' diyor.

Gazeteye göre liderlikten ve başbakanlıktan bir yıl içinde ayrılacağını açıklamış olan Tony Blair'i artık ciddiye alan yok. Fransa ise gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimleriyle meşgul.

''İşte bu yüzden'' diyor Tagesspiegel, ''Merkel'in Kıbrıs tartışmasında ve Türkiye'de reformların eksikliği konusundaki eleştirileri Türkiye'de daha çok kayda geçiyor.''

Gene Almanya basınından Frankfurter Rundschau, Merkel'le görüşmelerinde Başbakan Erdoğan'ın Kıbrıs konusundaki tutumunda hiçbir oynama olmadığını yazıyor.

Fakat gazete, ''Angela Merkel, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasından yana değil zaten'' diyor. ''Kıbrıs konusundaki sert tartışma, Merkel'in Türkiye hakkındaki şüphelerinde doğru olduğu hissini güçlendirmek için fazlasıyla yeterli.''

İngiltere'de kıyafet devrimi mi?

İngiltere'de Guardian ve Daily Telegraph'ın ön sayfalarında bu sabah aynı manşet var. Her iki gazete de Tony Blair hükümetinde hem İç hem de Dışişleri Bakanı olarak görev yaptıktan sonra şu an Avam Kamarası'nda İşçi Partisi'nin grup lideri olan Jack Straw'un dünkü şu çağrısını alıntılıyor:

''Peçelerinizi çıkarın''. Ama Guardian, bu sözlerin Müslüman toplumda derhal öfkeyle karşılandığını yazıyor.

Jack Straw, İngiltere'nin Blackburn kentinin milletvekili ve Guardian, bu seçim bölgesinde Müslüman seçmenlerin kayda değer bir topluluk oluşturduğua dikkat çekiyor. Jack Straw, her milletvekili gibi seçildiği bölgedeki bürosunda belli tarihlerde buranın insanlarını karşılıyor, sorunlarını dinliyor.

Guardian, bu çağrıyı yapmadan önce sözlerinin üzerinde özenle düşündüğünü söyleyen Jack Straw'un, kendisiyle görüşmeye gelen peçeli kadınlardan peçelerini çıkarmalarını istemeye karar verdiğini aktarıyor.

Daily Telegraph'a göre Jack Straw, görüşmeye gelen peçeli kadınlara, yüz yüze konuşmak istediğini söyleyerek peçelerini çıkartmalarını istediğinde hiçbiri buna karşı gelmemiş. Straw, böyle durumlarda yanında her zaman kadın bir sekreterin de bulunmasına özen gösterdiğini sözlerine ekliyor.

Telegraph, Jack Straw'un peçeye neden karşı olduğunu şöyle açıkladığını yazıyor:

''Peçe, etnik topluluklar arasında daha olumlu ve daha iyi ilişkilerin kurulmasını engelliyor; çünkü bir ayrımın ve farkın sembolü.''

Ama gazetelerde herkesin böyle düşünmediğini Jack Straw'a yöneltilen eleştirilerde okuyoruz. İngiltere Müslüman Konseyi'nin başkanı, ''Karışık mesajlar veriyor'' diyor: ''Bir yandan burasının özgür bir ülke olduğunu söylüyor, diğer yandan bir kadının kıyafet seçimine karşı geliyor.''

İslami İnsan Hakları Komisyonu'nun başkanı ise, ''Londra'da Ortodoks Yahudilerin mahallesine gidip onların geleneksel kıyafetlerinin de ayrımcı olduğunu söyleyecek mi?'' diye soruyor.

Müslümanların sosyal ve aile işlerinden sorumlu bir komitenin başkanı olan Doktor Drabu ise, ''Bu çağrıyla peçeli kadınlarla daha iyi köprüler kuracağını sanıyorsa aldanıyor'' diyor:

''Aksine şimdi daha çok kadın Straw'un karşısına peçeyle çıkacaktır.''

Doktor Drabu, ''Müslüman kadınları bu toplumdan tecrit eden bir unsur varsa peçe değil, bu hükümetin dış politikasıdır'' diyor.

Fakat gazetelerde bu eleştirilerin yanısıra peçe tartışmasında Jack Straw'u destekleyenler de var. Guardian'a konuşan Lordlar Kamarası'nın Müslüman üyelerinden Lady Uddin gibi.

Lady Uddin, ''Bence bu konunun tartışılması gerek'' diyor:

''Jack Straw'un böyle bir tartışma başlatmaya hakkı olduğu gibi, diğerleri de karşı gelebilirler. Bence Müslüman toplum Straw'u bir kalemde silmeden önce, peçe konusunu kendi içinde tartışmaya açmalı.''

Müslüman polis memuru tartışması

İngiltere basınında yer alan tek İslam tartışması bu değil. Lübnan savaşı sırasında Müslüman bir polis memurunun İsrail elçiliği önünde görev yapmak istemediği ve Londra emniyetinin de bu talebini kabul ettiği haberi, dün gün içerisinde İngiltere'de büyük uyandırmıştı. Bir polis memuru, bireysel duyarlılıklarını işine karıştırabilir mi?

Sorulan soru buydu ama Guardian'ın haberinde, konunun yanlış anlaşıldığını söyleyen emniyet amirlerinin cevabı var.

Londra emniyet müdürlüğünün bir iç soruşturma açtığını yazan Guardian, karısı Lübnanlı ve kendisi Suriye asıllı olan polis memurunun radikal İslamcı grupların kendisini bir hain olarak mimleyip hedef tahtası seçmesinden çekindiğini ve bu çekincelere anlayışla yaklaşan Londra emniyetinin sözkonusu polis memurunu başka bir göreve atama kararının arkasında durduğunu belirtiyor.

Siyasi ya da dini bir önyargıya göz yummayacaklarını söyleyen Londra polisi, memurların korunması için bu tip önlemler almanın rutin ve meşru bir uygulama olduğunu savunuyor.


AB kendini kandırmasın


Türkiye’nin AB üyeliği için ‘imtiyazlı ortaklık’ talebine AB komiseri Olli Rehn yanıt verdi: Kendilerini kandırıyorlar. Türkiye’nin AB ile zaten imtiyazlı ortaklıktan öte ilişkileri var


AB Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerinin yıl dönümüne gelen ziyareti için, ‘Türkiye ziyaretimin sebeplerinden biri, bunun son yıldönümü olmamasını önlemektir’ dedi. 3 gün süren temasları sırasında Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde ‘imtiyazlı ortaklıktan’ bahseden Almanya ve Fransa gibi ülkelerin liderlerini eleştiren Olli Rehn, katılım müzakerelerinin hedefinin tam üyelik olduğunu vurguladı.

AB adil ve kararlı olmalı

Gümrük Birliği’nin ve NATO üyesi Türkiye’nin AB ile halihazırda sahip olduğu bağların zaten imtiyazlı ortaklığın çok ötesinde olduğuna dikkat çeken Rehn, imtiyazlı ortaklık isteyen liderlere, ‘AB, bu konuda kendini kandırmamalıdır. Birliğin, Türkiye’ye üyelik şansı verilmesi hususunda adil ve kararlı olması gerekir. AB ve Türkiye’deki yetkilileri, AB-Türkiye ilişkilerine dair sorumlu bir tartışma yürütmeye çağırıyorum’ sözleriyle yanıt verdi.

Herkes sinirine hakim olmalı

Olli Rehn, temaslarının son gününde Meclis Başkanı Bülent Arınç ile görüştü. AB’nin Türkiye’ye çifte standart uyguladığını söyleyen Arınç, ‘Avrupa bize ‘ölümü gösterip hastalığa razı olun’ diyor. İşte bu yüzden halkın Avrupa Birliği’ne olan desteği düşüyor. Bu süreçte bizi üzen, rencide eden davranışların hallolacağını umuyoruz’ siteminde bulundu. Olli Rehn ise üyelik sürecinde Türkiye’de insanların sinirlerine hakim olması gerektiğini, sorunların sakin ve sağduyulu şekilde çözülmesi gerektiğini vurguladı.


Kitabını star’a anlattı


OLLI Rehn, Türkiye’den ayrılmadan önce star’a konuştu. Rehn, ‘Avrupa’nın Genişleme Sınırları’ adını verdiği kitabının bugün Frankfurt Kitap Fuarı’nda okuyucularla buluşacağını söyledi. Kitabını ‘Avrupa, Avrupa Birliği’nin genişlemesi ve elbette Türkiye’yi kapsıyor’ şeklinde tanıtan Rehn, ‘Çünkü Türkiye, AB’nin genişleme sürecinin bir parçası’ diye konuştu.

Mücadele alanı

Rehn, ‘Avrupa’nın sınırları nerede bitiyor?’ sorusuna ise ‘Kitap Avrupa’nın bir sonraki sınırlarıyla ilgili. Ancak ‘sınır’ kelimesini çok dikkatli değerlendirmek gerek. Sınır kelimesi burada ‘genişlemenin durduğu yer’ anlamında. Fonksiyonel olarak ‘mücadele’ anlamına geliyor’ dedi. Rehn ‘Türkiye’yi bir mücadele alanı olarak mı görüyorsunuz?’ sorusunu ise ‘Türkiye’yi hem Türkler hem de Avrupa için bir ‘mücadele alanı’ olarak görüyorum’ şeklinde yanıtladı.

Hep gerçekçi oldum

8 Kasım’da açıklanacak İlerleme Raporu’nun objektif ve adaletli olacağını söyleyen Olli Rehn, ‘Türkiye’deki siyasi hassasiyeti artık daha iyi anlıyorum. Bu rapora da yansıyacaktır’ dedi. Rehn, ‘Türkiye’nin tam üyeliği konusunda olumlu mu düşünüyorsuz?’ sorusuna ise, ‘Hiçbir zaman ne olumlu ne de olumsuz düşündüm. Hep gerçekçi oldum’ yanıtını verdi.

# ZEYNEP TUĞRUL


REHN:KÖTÜYÜ ÖRNEK ALMAYIN


TCK’NIN 301’inci maddesinin değiştirilmesi talebi Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile AB Komiseri Olli Rehn arasında ilginç diyaloglara neden oldu. Çiçek, Rehn ile önceki gün yaptığı görüşmenin ayrıntılarını star’a anlattı. Tartışmalı 301. maddede şimdiye kadar 7 kez değişiklik yapıldığını belirten Çiçek, ‘Değişiklik yaparken Avrupa ülkeleri hukukunda uzun araştırma yaptık. Batı hukukundaki benzer düzenlemeleri 301. maddeye koyduk. O zaman, ‘çok iyi yaptınız’ denildi. Şimdi değiştirilmesi isteniyor’ dedi.

Bakan Çiçek’e göre Rehn, ‘Sizler Batı’nın kötü uygulamalarını örnek almayın. Bazı Avrupa ülkelerinde de sizdeki 301. madde gibi düzenlemeler var. Ancak oralarda sizde olduğu sıklıkla bu konuda dava açılmıyor’ karşılığını verdi. Çiçek, şunları söyledi: ‘Türkiye-AB ilişkilerinde hak anlayışı onlar için farklı bizim için farklı algılanmamalıdır. Ancak onların yapması gerektiği fakat yapmadıkları konuları biz de söylemeliyiz. Kim kime ne söyleyecekse aşağılamadan ifade etmelidir’ diye konuştu. ÇINAR COŞKUNSERÇE

06.10.2006


Osmanlı’nın bilinmeyen sırrı

1945 yılında ABD tarafından tüketici haklarına yönelik çalışmaların başlatıldığı bilinirken, bu gerçeğin yanlış olduğu, ilk Standart ve Tüketici Koruma Kanunu’nun 1502-1507 tarihleri arasında II. Bayezid döneminde kanunlaştığı ortaya çıktı.

SAMSUN
Tüketici haklarına yönelik ilk çalışmaların 1945 yılında ABD tarafından, 1950'li yıllardan sonra Avrupa'da başladığı bilinirken, dünyada ilk defa Standart ve Tüketici Koruma Kanunu'nun, II. Bayezid döneminde kanunlaştırıldığı ortaya çıktı. Türkiye'de 1995 yılında Tüketici Hakları Kanunu uygulanmaya başlanırken, yıllardır tüketicilere yönelik çalışmaların ilk ABD ve Avrupa ülkelerinde yapıldığı ve kanunlar çıkarıldığı bilinmekteydi. Osmanlı Araştırmaları Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Ahmed Akgündüz, yaptığı araştırmada kaynak olarak Osmanlı Kanunnameleri kitabını örnek göstererek, dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları'nın Osmanlı'ya ait olduğunu ortaya koydu.
II. Bayezid devrine ait en mühim kanunlardan birisinin, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisab Kanunnameleri olduğu bilinmektedir. Bu kanunname, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizamnamesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizamnamesi ve kısaca asrına göre çok harika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf adetlerini ve hem de İslam hukukunu çok iyi bilen Mevlana Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlandı. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır. Her biri yaklaşık 100 maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı maddeler, tüketici hakları açısından dünyada bir ilk olma özelliği taşıyor.
Samsun Sanayi ve Ticaret İl Müdürü Ahmet Arslan, yıllardır yanlış bilgilerin kamuoyuna aktarıldığını, tüketici ve standartla ilgili düzenlenen toplantılarda ilk kanunun ABD tarafından 1935 yılında hazırlandığı bilgisinin verildiğini söyledi. Dünyanın ilk standart ve Tüketici Kanunu'nun II. Bayezid döneminde hazırlandığını öğrenmenin mutluluğunu dile getiren Arslan, “Yapılan araştırmada 1502-1507 tarihleri arasında hazırlanan kanunda standart ve tüketici haklarıyla ilgili maddelerin olduğu görülüyor. Artık sunumlarımızı bu bilgiler ışığında değiştireceğiz. Bu çok önemli bir gelişmedir. Ecdadımız dünyada bir ilk gerçekleştirmiş. Bizler de bu bilgiler ışığında sunumlarımızı, bilgi aktarımlarımızı buna göre yapacağız” diye konuştu.

Osmanlı’nın kanun maddelerinden bazı örnekler
”Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hububut ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terazuda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele. Etmekçiler, standart olarak alınan etmeği narh üzere pak işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külah uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Ta ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhalefet edecek olurlarsa, cezalandırıla. Eyle olıcak ekmek gayet eyü ve arı olmak gerekdir. Aşcılar bişürdükleri aşı pak bişüreler ve çanakların pak su ile yuyalar ve tezgahlarında kafir olmaya. Ve iç yagiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pare koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisab üzerine vereler. Cemi Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı. Ve ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammallar ağır yük urmayalar, makul üzerine ola. Sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külah uralar, gezdireler”.


Büyükanıt’ın eleştirdiği Polis Akademisi üyelerine soruşturma

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt tarafından eleştirilen, Etüdler Vakfı (TESEV)’nın Almanak’ına makale gönderen Polis Akademisi öğretim üyelerine soruşturma açıldı.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nce yapılan yazılı açıklamada, Emniyet’in Almanak’la bir ilgisi bulunmadığı bildirildi. “Bahse konu Almanak’ta yazısı bulunan Akademi öğretim üyelerinden hiçbiri, Emniyet Genel Müdürlüğü’müze veya Polis Akademisi Başkanlığı’na başvuruda bulunmamış ve kendilerine yazılı veya sözlü izin verilmemiştir.” denilen açıklamada bu kişilerle ilgili soruşturma yapılacağı kaydedildi. Açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Emniyet Genel Müdürlüğü’müze veya Polis Akademisi Başkanlığı’na başvuruda bulunulmamış ve kendilerine yazılı veya sözlü izin verilmemiştir. Konuya ilişkin olarak Akademi Başkanlığı’nca, ilgili öğretim üyeleri hakkında inceleme ve soruşturma yapılmaktadır.”

Başbakan, TESEV’in toplantısına katılmayacak

TESEV’in yarın başlayacak olan “Çeşitliliğe Dayanan Kapsayıcı Demokrasiye Doğru” adını taşıyan konferansa programının yoğunluğu nedeniyle Başbakan katılmayacak. İlk belirlenen programda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan konferansın açış konuşmasını yapacaktı. Ancak yoğun programı nedeniyle ismi konuşmacılar ve katılımcılar listesinden çıkarıldı. Konferansta demokrasi ve uluslararası hukuk gibi önemli konular bulunuyor.

Sezai Kalaycı, İstanbul - Zaman


Hukukçulara göre irtica diye bir suç yok

Hukukçular, irticanın siyaset ve sosyolojinin alanına giren soyut bir kavram olduğuna işaret ederek, irticanın hukuki açıdan tanımlanmasının mümkün olmadığını vurguladı.

Prof. Dr. Bahri Öztürk, irticanın soyut bir kavram olması sebebiyle ceza hukukunun alanına girmediğini ve “irtica” diye genel bir suç tanımının yapılamayacağını belirtti. Emekli Yargıtay Savcısı Avukat Ahmet Gündel, gerek TCK’da gerekse özel ceza yasalarında böyle bir kavramın bulunmadığına dikkat çekti. İnanç özgürlüğü açısından tartışmalara sebep olan 163. maddenin bu kapsamda değerlendirilebileceğini hatırlatan Gündel, bu maddenin 1991 yılında antidemokratik olduğu için kaldırıldığını vurguladı. Gündel, şöyle devam etti: “İrticadan kastedilen insanların dinî bir yaşam tarzına göre hareket etmeleri. Batı’da bu, ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmektedir ve serbesttir. Amerika’da yüzyıllarca öncesinin ilkel yaşam tarzını benimseyen bir harekete kimse yasak uygulamıyor. Türkiye’de kimse irticacı olduğunu kabul etmiyor, ama varsayalım irticacı olduğunu söyleyen bir grup olsa ve yüzyıllarca öncesinin koşullarını yaşamak istediğini söylese bunlara hukuki açıdan müdahale etmek mümkün değildir.” Yeni TCK’nın hazırlanmasında görev alan Adem Sözüer, Anayasa’nın temel ilkelerini ortadan kaldırmak amacıyla cebir ve şiddet kullanılmasının zaten mevcut ceza kanununda suç olduğunu, cebir ve şiddet içermeyen eylemlerin ceza hukuku alanına girmediğini söyledi. Sözüer, irtica konusunun hukuki değil, siyasi ve kültürel boyutları olan bir tartışma olduğunu belirtti. Emekli Askerî Hakim Ümit Kardaş, Erdoğan’ın irtica konusundaki girişiminin olumlu olduğunu; ancak sonuç alamayacağını savundu. Başbakan’ın gerilimi düşürmek için açıklama yaptığını belirten Kardaş, “Erdoğan’ın ‘aşırılıklar’ dediği çevreyi ‘merkeze çekme’ yaklaşımını olumlu buluyorum. İrtica tehlikesi varsa, kaygı verici boyutlarda olduğunu söyleyen askerden somut verileri istemesi lazım. Böyle bir şey verilemiyorsa gerekli uyarıyı askere yapması lazım. TSK’nın irtica tehlikesi varsa, kamuoyuna açıklama yapmasının anlamı yok.” diye konuştu. Aşırılıkların her toplumda olabileceğini ifade eden Kardaş, “Bu kesimleri kazanmak önemlidir. Şu anki ‘irtica var’ görüşünü, büyük bir çoğunluğun yaşam alışkanlıklarının kamusal alana çıkması olarak algılıyorum. Sosyolojik olarak bir sorun yok. İrtica yok. Normal bir süreç bu.” dedi. Ümit Kardaş, tartışmanın cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olabileceğini de sözlerine ekledi.

Zaman


Barolar: Tartışmalar borsada spekülasyon yapanlara yarıyor

Başbakan Erdoğan’ın çağrısına barolar da destek verdi. Baro başkanları, yasalarda tarifi olmayan suçlar üreterek ülkeyi kamplaşmalara götürecek açıklamaların ülkeye zarar verdiğine dikkat çekti.

Konya Baro Başkanı Hasib Şenalp, kanunlarda ‘irtica’ diye bir suç olmadığını vurguladı. Tartışmaların asıl hedefinin cumhurbaşkanlığı seçimleri olduğunu savunan Şenalp, halkı kamplara ayırmaya kimsenin hakkı olmadığını kaydetti. Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) değerlendirilmesi gereken bir konunun halkın önünde konuşulmasını yanlış bulan Şenalp, “Ekonomiye verilen zararın haddi hesabı yok. Kimsenin bu milletin parasını spekülatörlerin cebine kaydırmaya hakkı yok.” dedi. Elazığ Baro Başkanı Avukat Selçuk Cirit, irticanın her altı ayda bir gündeme getirilerek kaos ortamı oluşturulmaya çalışıldığını ileri sürdü. İrtica kelimesinin siyasi bir kavram olduğunu ve farklı odakların bunu koz olarak kullandığını ifade etti. Manisa Baro Başkanı Avukat Remzi Demirkol, hayali suç tartışmaları yüzünden vatandaşın maddi ve manevi bedel ödediğini hatırlattı. Tokat Baro Başkanı Avukat Mustafa Yavuz, tanımı bile olmayan ‘irtica’ hakkında basın önünde sert çıkışlar yapılmasının demokrasi kültürüne büyük zarar verdiğine dikkat çekti. Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, insanları kişisel tercihleri ve inançları sebebiyle kısıtlamanın hukuk ve insan haklarına aykırı olduğunu söyledi. Tanrıkulu, devleti temsil eden kurumların başında bulunanların ülkeyi gerecek açıklamalardan kaçınması gerektiğini vurguladı.

Türk Hukuk Enstitüsü Akdeniz Bölge Başkanı Av. İsmail Arısoy, irticanın suni bir gündem olduğuna işaret ederken şunları kaydetti: “Gerek Cumhurbaşkanı gerekse Genelkurmay Başkanlığı’nın konuyu sürekli gündeme getirmesi yanlıştır. Devletin en üstündeki makamlar haftalık görüşmeleri yapıyorlar. Bu görüşmede ne konuşuyorlar merak ediyorum. Endişeleri varsa burada baş başa rahatlıkla konuşabilirler. Bu söylemi kamuoyuyla paylaşarak vatandaş nezdinde kendilerini yıpratıyorlar.” Mazlum-Der Diyarbakır Şube Başkanı Av. Nesip Yıldırım ise, “Ülkenin önemli konumlarında bulunan ve sorumluluk sahibi olmayan insanlar sanal korkular üreterek makamlarını sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.” diye konuştu. / Zaman


Korsan fiyaskosunun nedeni Emniyet'in yazısı...

Adalet Bakanlığı’nın, Mehmet Ertaş adlı yolcunun THY uçağını kaçıran "2’nci korsan’ olarak ilan etmesine, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yazısının neden olduğu ortaya çıktı.
Hürriyet-İnterpol-Europol-Sirene Dairesi Başkanı 1. Sınıf Emniyet Müdürü Doç. Dr. Süleyman Işıldar’ın imzasıyla, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’ne ’Çok acele’ ibaresi ile gönderilen 4 Ekim tarihli iki sayfalık yazıda, uçağın iki Türk tarafından kaçırıldığı belirtildi. Hürriyet’in ele geçirdiği yazıda aynen şöyle denildi:
"İtalyan polis yetkileri ile yapılan işbirliği neticesinde elde edilen bilgiye göre uçağın 29.06.1978 doğumlu Hakan Ekinci ve 2.10.1977 doğumlu Mehmet Ertaş isimli Türk uyruklu şahıslar tarafından kaçırıldığı bildirilmiştir."
Adalet Bakanlığı da İçişleri’nden gelen bu yazıya dayanarak ortalığı karıştıran açıklamasını yaptı.


TMSF: Adabank'ın The International Investor'a satışında bir sorun yok

İSTANBUL - Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Adabank'ın satışında sorun bulunmadığını bildirdi.

TMSF'den yapılan yazılı açıklamada, Şişli 3. İcra Hukuk Mahkemesinin, TMSF avukatlarının bugün yaptıkları itirazı yerinde bularak, daha önce vermiş olduğu, ''ileride telafisi imkansız zararları önlemek amacıyla ihale konusu Adabank A.Ş. hisselerinin dava sonuna kadar 3. kişilere devir ve tescilinin önlenmesi amacıyla ihtiyati tedbir konulması'' kararına açıklık getirdiği kaydedildi.

Açıklamaya göre, mahkeme, Adabank A.Ş. hisselerinin en yüksek teklifi veren The International Investor Kuwait şirketine satışında herhangi bir sorun olmadığına hükmetti. Kararda, ''İhale anında kendisine ihale edilen alıcı o malın mülkiyetini intisap etmiş olacağından, ihale ile malı iktisap etmiş bulunan kişinin mülkiyet hakkının vermiş olduğu tüm hakları kullanma imkanı'' bulunduğu vurgulandı. Açıklamada, TMSF'nin, 3 Temmuz 2006'da 45 milyon 100 bin YTL bedelle The International Investor Kuwait şirketine ihale ettiği Adabank A.Ş.'nin yüzde 99,979'luk hissesinin devredilmesi için BDDK'nın onayını beklediği belirtildi.


Yanlış iğneye 150 bin YTL tazminat

İzmir'de hemşirenin vurduğu hatalı iğne yüzünden dünyası kararan 8 çocuk babası 38 yaşındaki Cevdet Çağlar, bakanlık aleyhine yürüttüğü hukuk mücadelesini kazandı.

Fırıncılık yapan 38 yaşındaki Çağlar, sekiz yıl önce rahatsızlanınca gece Tepecik Eğitim Hastanesi acil servisine gitti. Hemşirenin yaptığı iğne yüzünden sakat kalan Çağlar'ın dünyası karardı. Sağlık Bakanlığı ve sorumlular hakkında maddi ve manevi toplam 40 bin YTL tazminat davası açan Çağlar, davayı kazandı. Mahkeme Sağlık Bakanlığı ve sorumluları 39 bin YTL tazminat ödemeye mahkum etti. Çağlar, yasal faiziyle birlikte 150 bin YTL alacak.

Yanlış iğne yüzünden günden güne eriyen sağ ayak bileğinin üzerine basamayan Cevdet Çağlar, avukatı Bülent Öztürk, aracılığıyla 5 bin YTL'si manevi 35 bin YTL'si maddi olmak üzere 1998 yılında 40 bin YTL tazminat istemiyle 6'ncı Asliye Hukuk Mahkemesi'ne dava açtı. Cevdet Çağlar, dilekçesinde, “Testislerimde ağrım vardı. Acil olarak hastaneye gittim. Nöbetçi doktor muayane etti.

Ardından hemşireye iğne yapmasını söyledi. Acil serviste görevli hemşire S.D. iğneyi yaptı. Ardından beni eve gönderdiler. Evde sağ ayağımda şiddetli ağrı başladı. Ayağımı hissedemiyordum. Bir gün sonra tekrar hasteneye gittim. Doktorlar iğnenin yanlış yere yapıldığını söylediler. Bu iğne benim hayatımı karartı. Dört çocuğumu çalışmadığım için okutamadım. Beni sakat bırakanlardan şikayetçiyim” dedi.

Mahkeme Cevdet Çağlar'a Adli Tıp Kurumu ve GATA'dan iki ayrı rapor aldırdı. Gelen raporlarda Çağlar'ın yüzde 29 oranında işgörmez olduğu belirtildi. Sağlık Bakanlığı ve hastane avukatları davanın reddini istedi. Yaklaşık 8 yıldır hukuk mücadelesini veren sekiz çocuklu baba sonunda verdiği hukuk mücadelesini kazandı. Geçtiğimz gün yapılan son duruşmada İzmir 6'ncı Asliye Hukuk Mahkemesi, raporları dikkate alarak Sağlık Bakanlığı'nı 4 bin YTL'si manevi 35 bin YTL'si maddi toplam 39 bin YTL tazmanit ödemesine karar verdi. Cevdet Çağlar'ın avukatı yasal faiziyle birlikte 150 bin YTL alacaklarını söyledi.

Davanının yasal sürede sonuçlanmadığını belirten Çağlar'ın avukatı Bülent Öztürk, “Bu dava Yargıtay süreci ile birlikte en fazla 5 yıl içinde sonuçlanamsı gerekiyordu. Dava 8 yılda zor bitti. Bundan sonra Yargıtay süreci de başlayacak. Dava AİHM sözleşmesine göre yasal süreçte sonuçlanmadı. Bu yüzden müvekkilim kirasını ödeyemedi, dört çocuğunu okula gönderemedi. Son çare olarak AİHM'e başvuracağız” dedi.

Ayağı sakatlanmadan önce gece fırında, gündüz ise pazarda çalışarak 8 çocuğuna baktığını belirten Cevdet Çağlar, “Bu olaydan sonra bir gün bile işe gidemedim. Dört yıldır evimin kirasını ödeyemiyorum. Bu yüzden sık sık beni evlerden çıkarıyorlar. Dört çocuğumu okula gönderemedim. Çocuklarımı para kazanmaları için boyacılık yapmaya göndermek zorunda kalıyorum. Onların kazandığı para ile karnımızı doyurmaya çalışıyoruz. Perişan durumdayım. Alacağım 150 bin YTL'nin büyük kısmıyla borçlarımı kapatacağım. Bundan sonraki yaşantımı hep böyle.


EVRENSEL HUKUKLA BULUŞALIM

Olli Rehn’in, “TCK’nın 301. maddesinin değiştirilmesi ya da tamamen yasadan çıkarılması gerektiğini’’ söylemesiyle ilgili soru üzerine, Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarını evrensel hukuk talepleriyle örtüştürmek durumunda olduğunu belirten DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, cumhuriyetin korkacağı birşey bulunmadığını belirterek, “Cumhuriyet hiç kimseden, sözden, kitaptan korkmaz. Burada aslolan, Türkiye’nin ihtiyaçları ile evrensel hukuk arasındaki örtüşmeyi başarabilmektir” dedi.

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, Cumhuriyet’in korkacağı hiçbir şey bulunmadığını vurgulayarak, ‘’Cumhuriyet, hiç kimseden, sözden, kitaptan korkmaz” dedi. Partisinin Bursa il teşkilâtınca Özgen Çay Bahçesinde düzenlenen iftar yemeğine katılan Ağar, burada yaptığı konuşmada, AKP iktidarının, ‘’çiftçi, esnaf, emekli, sanayici ve milyonlarca işsizin umudunu boşa çıkardığını’’ söyledi. Türkiye’de son bir aylık dönemde yaşananların herkes tarafından görüldüğünü anlatan Ağar, şöyle konuştu:

TEK ÖLÇÜ DEMOKRASİ

‘’Yönetemeyen bir hükümetin, yönetilemeyen bir Türkiye manzarası verdiği her noktada, meseleler karşısında farklılığın, olmaması lazım gelen kamu yönetimi alanında var olduğunu görüyoruz. Bizim bakış açımız, tek ölçümüz vardır; Demokrasi dışında hiçbir ölçü, Türkiye’de hakim olamaz, olamayacaktır. Türkiye’de herkes bilmelidir ki bu iktidar ile sandıkta hesaplaşmak bizim işimiz, meselemiz, yolumuz, inancımızdır.’’

‘’Kimse siyaseti, siyaset dışı yol ve metotlarla etkileme gayreti içinde olmamalıdır’’ diyen Ağar, şöyle devam etti:

‘’Vazgeçilmez cumhuriyet rejiminin tümüyle bekçisi olan 72 milyonluk dev bir Türkiye’yi, dolu dizgin gittiği seçimde, milletine tepeden bakan, miletini 2 paket makarna, 2 paket bulgur, bir çuval odun-kömürle yönetmeye talip olan bu Hükümet’in zulmünden kurtaracak olan yine milletin ta kendisidir, demokratik şuurudur, haysiyetidir, onurudur. Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki Türkiye, kuruluşunun felsefesi gereği, anayasasında yazıldığı gibi, demokratik laik sosyal hukuk devleti çerçevesine oturtulan bir büyük kuruluşunu, bir büyük yapılanmasını, gelecekte daha sivil, daha demokrat ve daha özgürlükçü çizgide geliştirerek büyütecektir. Bunun yegane teminatı milletin bütün fertleridir. Hiç kimse milletimizin bu bakışından şüpheye düşme hakkına sahip değildir.’’ Ağar, Türkiye’de seçim zamanının geldiğini, iktidarın ise seçimden kaçtığını iddia etti.

CUMHURİYET SÖZDEN KİTAPTAN KORKMAZ

Mehmet Ağar, konakladığı otelden ayrılışında gazetecilerin sorularını da cevaplandırdı. Ağar, Türkiye-ABD ilişkilerinin, zaman zaman dalgalanmalar göstermişse de bu coğrafyada bu ittifakın devamı olacağını ifade ederek, ‘’Bugünkü süreçte Türkiye, terörle mücadeleyi kendi inisiyatifi, iradesi ve gücüyle yürütebilecek bir noktadadır ve bu görevden, geçmişte olduğu gibi yine ikili dostane işbirliklerinin de desteğiyle başarılı şekilde çıkma potansiyeline sahiptir’’ dedi.

Ağar, AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in, TBMM AB Uyum ve Dışişleri Komisyonu üyeleriyle görüşmesinde, ‘’TCK’nın 301. maddesinin değiştirilmesi ya da tamamen yasadan çıkarılması gerektiğini’’ söylemesiyle ilgili yöneltilen soru üzerine, Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarını, evrensel hukuk talepleriyle örtüştürmek durumunda olduğunu belirtti. Cumhuriyet’in korkacağı hiçbir şey bulunmadığını vurgulayan Ağar, şunları kaydetti:

‘’Cumhuriyet, hiç kimseden, sözden, kitaptan korkmaz. Türkiye, tüm bu zorlukları aşar. Türkiye’den, başka aday ülkelerden ne talep ediliyorsa onun talep edilmesi lâzım. Burada aslolan, Türkiye’nin ihtiyaçları ile evrensel hukuk arasındaki örtüşmeyi başarabilmektedir. Fransa’da bu konularda dava açma talebi ve yetkisi, cumhurbaşkanlarına verilmiştir. Türkiye de bunun yolunu bulmalıdır.’’ / Yeni Asya


Avrupa Komisyonu, Intel Davasında Karara Gidiyor

Avrupalı regülatörler Intel aleyhine olan tekelcilik davasının son aşamasındalar mı? İsmini açıklamak istemeyen bir Avrupa Komisyonu yetkilisine göre bunu çok yakında öğreneceğiz. Bu yetkili internetnews.com sitesine yaptığı açıklamada "Komisyon önümüzdeki günlerde bu konuda resmi bir açıklama yapabilir," dedi.

Yetkili ayrıca, Intel aleyhine açılan dava hakkında son bir incelemenin şu anda yürütülmekte olduğunu ve bu incelemenin çok yakında Intel'in tekelcilik karşıtı kanunlara aykırı bir davranışta bulunup bulunmadığına karar verilmesi üzerine Avrupa Komisyonu üyesi Nellie Kroes'e sunulacağını ifade etti.

Habere kaynak olan yetkili, Kroes'in 2006 sonuna dek bu soruşturmayı karara bağlayacağı yönündeki raporlar hakkında yorum yapmaktan kaçındı.

Avrupa Komisyonu sözcüsü Jonathan Todd ise yalnızca, Intel hakkındaki kovuşturmanın sürdüğünü söylemekle yetindi.

Todd dava ile ilgili bir beyanat verilip verilmeyeceği konusunda herhangi bir doğrulama yapmaktan kaçınırken, bir karara varıldığında komisyonun daha detaylı açıklamalarda bulunacağını belirtti.

Beş yıldır devam eden soruşturma, Avrupa Komisyonu müfettişlerinin Temmuz ayında Intel'in Avrupa'daki ofislerine bir baskın yapmasıyla kızışmıştı.

Geçtiğimiz ay çip-üreticisi Intel firmasının AMD-destekli bilgisayarları pazardan dışlamak için ünlü bir Avrupalı mağazalar-zinciri devi ile anlaştığı iddialarının da soruşturmaya dahil edileceği yönünde Avrupa Komisyonu'nun yaptığı açıklamalar sonucunda araştırma genişletildi.

AMD'nin hukuki işlerden sorumlu başkan yardımcısı ve şef idari çalışanı Thomas McCoy bu günlerde yaptığı bir açıklamada "Intel, endüstride sahip olduğu demirden pozisyonunu korumak için süper dominant tekelini kötüye kullanmaktadır" diyor.

Intel'in sözcüsü Chuck Mulloy ise internetnews.com sitesine "Avrupa Komisyonu ile Intel arasında bir diyalog söz konusu," dedi.

Bu diyalogda yer alan konuşmalar gizli olduğu için Mulloy, Avrupa Komisyonu soruşturmasının durumu hakkındaki Intel'in anlayışı ile medyada yer alan haberlerin uyuşmadığını söylemekle yetindi.

Mulloy "Beş yıldır Avrupa Komisyonu ile işbirliği yapmaktayız," diyor ve ekliyor:"İşletme uygulamalarımız adil ve yasalara uygundur."

Intel'in rakibi AMD firması ise Avrupa Komisyonu'ndan çıkacak kararı beklemeden Intel'in tekelcilik karşıtı yasalar karşısında suçlu olduğunu iddia ederek konu hakkındaki davayı ABD ve diğer ülkelere de taşıdı.

AMD, Intel ile ilgili haber yayına hazırlandığı sırada konu hakkında hemen yorum yapmaya müsait değildi.

AMD, Intel'in bilgisayar üreticilerini 2 Numaralı çip-üreticisi ile iş yapmamaya zorladığı yönündeki suçlamalarında geçtiğimiz hafta adalet önünde bir yenilgiye uğradı.

Delaware Bölge Mahkemesi Yargıcı Joseph Farnun, Haziran ayında AMD'nin açtığı davanın büyük bir kısmının ABD dışındaki ülkeler ile ilgili olduğu ve bu nedenle kendi yetki alanının dışında kaldığı gerekçesiyle ilgili davayı reddetti.

Intel'in rakibi olan AMD, Intel'in AMD ile çalışmamaları için Toshiba ve Sony firmalarına para ödediğini, NEC, Acer ve Fujitsu firmalarına da AMD alımlarını durdurmaları veya sınırlandırmaları karşılığında yapılacak olan anlaşmalarda indirim taahhüt ettiğini iddia ediyor.

AMD ayrıca, internetnews.com'un Haziran ayında bildirdiği üzere, Intel'in Japonya'daki şubesini de ülkenin Tekelcilik Karşıtı Kanunlarını çiğnediği gerekçesiyle 50 milyon dolar tazminat talebi ile Tokyo Yüksek Mahkemesi'ne çıkardı.


Adliye önünde bıçaklı kavga

İstanbul Adliyesi`nde görülen bir `bıçakla tehdit` davasının tarafları kapıda birbirlerine girdi
İSTANBUL Milliyet

İstanbul Adliyesi önünde bir `bıçakla tehdit` davasının tarafları arasında başlayan sözlü tartışma, bıçaklı kavgaya dönüştü. Kavgaya karışan 5 kişi gözaltına alındı.

İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesi`nde görülen `bıçakla tehdit` davası için, Sultanahmet`teki İstanbul Adliyesine gelen sanık ve mağdur yakınları arasında adliye önünde sözlü sataşma başladı. Ardından yumruklu kavgaya dönüşen olayda, bir kişi bıçak çıkardı. Adliye karakolunda görevli polisler, kavga eden grubu ayırmakta güçlük çekti. Kavga edenlerden 2 kişi, polisin müdahalesiyle adliye içine alındı. Bu sırada kavganın tarafları arasında bağrışmalar ve küfürleşmeler devam etti. 2 kişi bayıldı

Ardından adliye içinden çıkan bu 2 kişi ile dışarıdakiler arasında yeniden yumruklu kavga başladı. Az sayıdaki polis memuru kavgaya müdahale etmeye çalışırken takviye polislerin gelmesiyle kavga edenler gözaltına alındı. Kavga sırasında genç bir kız ile bir kadın da, aldıkları darbeler nedeniyle bir süre baygınlık geçirdi. Kavgaya karışan ve gözaltına alınan bir kişi boynundan aldığı bıçak darbesiyle hafif yaralandı.


Emekli alamadığı maaş farkını Avrupa Mahkemesi’ne taşıyor

Tüm Emekliler Sendikası (Emekli-Sen), emeklilerin TÜFE farkı alacağı konusunda açtığı davanın, “emeklilerin sendikal temsilcisi olamayacağı” gerekçesiyle reddedilmesi üzerine, emeklilerin sendika hakkı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu

Sendika Genel Başkanı Veli Beysülen, TÜFE farkından doğan alacağın ödenmesi için açtığı kişisel davayı kazandığını, daha sonra bu farkların tüm sendika üyelerine ödenmesi amacıyla sendika adına dava açtıklarını söyledi.

Veli Beysülen, amaçlarının, emeklilerin tek tek mahkeme kapısına gitmesini önlemek ve SSK’nın her bir emekli için mahkeme masrafları ödemesinin önüne geçmek olduğunu ifade etti.


'Latife' davasına sıkı koruma

Yazar İpek Çalışlar'ın, "Latife Hanım" adlı kitabında Atatürk'ün manevi şahsiyetine hakaret ettiği iddiasıyla açılan dava, başladı. Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde saat 10.00'da başlayan dava öncesi, güvenlik güçleri adliyenin bulunduğu Birlik Caddesi'ni trafiğe kapattı. Yaklaşık 500 polisin görev yaptığı duruşmada, dört noktaya güvenlik kabini koyuldu. Polis adliyeye giren herkesi sıkı sıkı aradı. Yapılan aramalarda bir kadının çantasından çıkan bıçak da, güvenlik amacıyla emanete alındı. Geniş güvenlik önlemleri altında başlayan davaya, daha önceki duruşmaların aksine protestocular da katılmadı.

İHBARCILAR REDDEDİLDİ
Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi başkanı Hakim Muhterem Bulut, iddianamede "ihbarcı'' sıfatıyla yer alan Hüseyin Tuğrul Pekin, Atatürkçü Düşünce Derneği Şişli Şubesi Başkanı Erdinç Türkcan ve İsa Ruhi Göbüt'ün davaya müdahil olma taleplerini, savcının da aynı yöndeki görüşü doğrultusunda, "suçtan doğrudan zarar görmelerinin mümkün olmadığı" gerekçesiyle reddetti. Hakim Bulut, adres yetersizliği nedeniyle davetiyesi ulaşmayan Çalışlar'a yeniden davetiye gönderilmesine karar vererek duruşmayı erteledi.

Ali OKTAY / MERKEZ


Pekuysal’a babalık davası
Özlem Aydınay isimli bir kadın çok ünlü bir turizm şirketinin sahibi olan Süreyya Pekuysal’a babalık davası açıyor
Pekuysal’dan 15 yaşında bir oğlu olduğunu iddia eden Aydınay, bunun için DNA testi yapılmasını istiyor. Aydınay’ın avukatı Rıfat Demirkıran ise Süreyya Pekuysal ile bu konuyla ilgili görüşmeler yaptıklarını söyleyerek “Süreyya Bey ile görüştük. ‘Çocuk benim değil’ diye itiraz etmiyor. Ama nüfusuna da almak istemiyorum” dedi. Evli ve üç çocuk babası olan Süreyya Pekuysal’ın bu iddialar karşısında ne söyleyeceği ise merak konusu..

Susurluk Davası'nda zamanaşımı kararı
Susurluk Davası kapsamında 'Cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak' suçundan hakkında verilen beraat kararı Yargıtay tarafından bozulan eski DYP Milletvekili Sedat Edip Bucak'ın yeniden yargılandığı davada 5 yıllık zaman aşımı süresi dolacağı için gelecek duruşmada karar verilecek. Bu nedenle Süleyman Demirel, Mehmet Ağar, Tansu Çiller, emekli orgeneral Doğan Güreş ve emekli korgeneral Hasan Kundakçı'nın talimatla alınacak ifadeleri mahkemeye fakslanacak. Dün tanık olarak dinlenen emekli albay Eşref Hatipoğlu ise "Sedat Bucak'ın kanun dışı bir şeyi olsa mutlaka duyardık" dedi.

Kekemeye indirim yok
Zonguldak'ta Türk Telekomünikasyon Kurumu'na telefon faturalarında indirim isteğiyle dava açan kekeme devlet memuru Hasan Başar davayı kaybetti. 10 gün mazeretsiz işe gitmediği gerekçesiyle devlet memurluğundan da müstafi (kendi isteğiyle işinden çekilmiş, istifa etmiş) sayılan Başar, "Telefon faturalarında indirim isteğiyle açtığım davanın son duruşma tarihini yaşadığım sıkıntılardan dolayı unuttum. Duruşmaya katılmadığım gerekçesiyle dava düştü" dedi. Başar, iş bulamaması durumunda 3 bin YTL civarındaki telefon borcundan dolayı evine haciz geleceğini söyledi.

Çocuk pazarı’ utancına son
Samsun Bafra’da 50 yıldır kurulan ‘kiralık çocuk pazarı’ AB projesiyle tarihe karışıyor
SAMSUN’UN Bafra ilçesinde yaklaşık 50 yıldır ‘tepki çeken’ bir pazar kuruluyor. ‘Kiralık çocuk pazarı...’ Her yıl mayıs ayının ilk haftasından itibaren kurulan pazarda, özellikle Sinop’un Durağan, Gerze ve Dikmen ilçelerinin dağ köylerinden getirilen yüzlerce çocuk, çeşitli tarımsal işlerde çalıştırılmak üzere aileleri tarafından ücret karşılığında sezonluk olarak başka ailelere kiralanıyor.
# BEŞ MİLYON EURO
SOSYAL Hizmetler Kurumu 1999’da çocuk pazarının önüne geçmek için çocuklarını kiralayan ailelere 20 YTL yardım yaptı. Ancak bu yardım da çocukların kiralanmasına engel olmadı. Parayı az bulan aileler çocuklarını herkesin gözü önünde değil gizli kapaklı kiraya vermeye devam etti. Bu ‘ayıbı’ tümüyle ortadan kaldırmak için Avrupa Birliği fonlarından sağlanan 5 milyon 300 bin Euro’luk destekle bir proje geliştirildi.
# EĞİTİM HEDEFİ
ÇALIŞMA ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından bir yıldır yürütülen ‘Türkiye’de Çocuk İşçiliğinin En Kötü Biçimlerinin Ortadan Kaldırılması’ başlıklı projede Durağan ilçesi mercek altına alındı. İl Koordinatörü Mehmet Zenci, ‘Çocukları iş hayatından çekip eğitime yönlendirmeyi hedefliyoruz. Okullarla işbirliği yapıyoruz’ dedi.
# KÜÇÜK ÇOBANLAR
İLÇEDEKİ çocukların köylere çoban olarak kiralandığını ya da aileleriyle birlikte tuğla fabrikalarında çalışmak zorunda kaldıklarını anlatan Zenci şöyle devam etti: ‘Proje kapsamında önce çocukları tespit edip izliyoruz. Çocuğu iş hayatına iten nedenleri araştırıyoruz. Bu nedenleri ortadan kaldırmak bizim için önemli. Sonra da eğitime yönlendirmek için çalışmalara başlıyoruz.’
152 PROJEYE 1.5 MiLYAR EURO

AVRUPA Birliği fonlarından sağlanan destekle 152 ayrı proje yürütülüyor. Bu projelere sağlanan maddi destek 1.5 milyar Euro’nun üzerinde. AB Genel Sekreterliği Ekonomik ve Mali Konular Daire Başkanlığı’nın ‘AB Mali Yardımları’ raporunda projeler açıklanıyor.
Buna göre ‘kiralık çocuk pazarı’nın ortadan kaldırılmasına yönelik projelerin dışında yargının ve jandarmanın modernizasyonu, deniz taşımacılığında güvenliğin arttırılması, üreme sağlığı, demiryolu taşımacılığı sektörünün yeniden yapılandırılması, Türk polisinin denetime açıklığının geliştirilmesi gibi projeler de yer alıyor. Ayrıca kaynak sağlanan projeler arasında Doğu ve Güneydoğu illerinde yürütülen projeler de yer alıyor.
Rapora göre, 2005’e ait 300 milyon Euro tutarında 35 projenin uygulamaları finansman anlaşmasının imzalanmasını takiben 2006 yılı içinde başlayacak. 2006’ya ait 500 milyon Euro için ise, ilk aşamada 10 proje ikinci aşamada ise 40 proje hazırlanarak Avrupa Komisyonu’na sunuldu. NEVİN BİLGİN
/ Star

Çiçek’ten AB’ye terör eleştirisi
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Avrupa Birliği’nin terör konusundaki tavrının, Türkiye’de güven bunalımına yol açtığını söyledi.
NTV
BERLİN - Bakan Çiçek, TÜSİAD tarafından Berlin’de düzenlenen toplantıda, Avrupa Birliği üyelerine terör konusunda sert mesajlar gönderdi.
Avrupa Birliği’nin düzenlediği son terör toplantısında Türkiye’deki terör sorunundan hiç bahsedilmemesini eleştiren Çiçek, “Londra’da, Madrid’te yaşananlar terör de Türkiye’dekiler terör değil mi?” diye sordu.
Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinin değiştirilebileceğini belirten Adalet Bakanı, bununla birlikte kendi önüne gelen değişiklik önerilerinin dört ucu bir araya gelmeyen bohçaya benzediğini söyledi.
Çiçek, İtalyan ve Alman ceza yasalarında da 301’in muadili maddeler bulunduğunu hatırlattı.
Avrupa Birliği yetkililerinin Türkiye’de bir kişinin neden hapiste olduğunu kendisine sorduğunu söyleyen Çiçek, “Yargının hesabını hükümetten sormak, demokrasiyle bağdaşmaz” dedi.
Çiçek, konuşmasının sonunda Almanya’daki holdingzedelerin protestosuyla karşılaştı.
Toplantı salonunda bulunan bir grup holdingzede pankart açarak Çiçek’i protesto etti./ NTV- MSNBC

Rekor talebin geldiği elektrik özelleştirmeleri yargı yolunda
Yaklaşık 10 milyar dolar gelir beklenen, elektrik dağıtım şebekesi özelleştirmeleri için ön yeterlilik başvurusu yapan firma sayısı 83’e ulaştı.
İhale başvuruları 15 Aralık’ta sona erecek. Yabancı ve yerli dev şirketlerin büyük rekabetine sahne olacak üç elektrik dağıtım bölgesinin ihalesinin yapılması için çalışmalar sürdürülürken, özelleştirmeye karşı çıkan Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) da yargıya gitmeye hazırlanıyor. Odanın başkanı Kemal Ulusaler, yapılacak ihalenin iptali ve elektrik dağıtımının kamu elinde kalması için mahkemeye başvuracaklarını duyurdu. Ulusaler’e göre yapılan değişikliklere rağmen hâlâ ihaleyi iptal ettirebilecek yasal eksiklikler var.
Özelleştirme İdaresi’nin yaptığı açıklamaya göre Başkent Elektrik için 25, Sakarya Dağıtım için 30, İstanbul Anadolu Yakası için 28 şirket ön yeterlilik başvurusu yaptı. İdare, dosya veren firmaları inceleyerek, ihaleye katılabilecek ‘yeterliliğe’ sahip olanları belirleyecek. Elektrik dağıtımına kamu hizmeti gözü ile bakan Elektrik Mühendisleri Odası da bu süreci yakından izliyor. Başkan Ulusaler, elektrikte dağıtımın özelleştirilmesini doğru bulmadıklarını ifade ederek, elektrik hizmetlerinin kamu eliyle yapılmasını istiyor. Ulusaler, ihale sürecini yakından takip ettiklerine vurgu yaparak, “İhale sürecinin tamamlanması ile, ihalenin iptali için yargıya başvuracağız. ‘Yasal düzenlemeler yapıldı, boşluklar giderildi, özelleştirme önünde engel kalmadı.’ yönünde kamuoyuna açıklamalar yapılıyor. Bu doğru değil. Hâlâ yasal eksiklikler var. İhale ile birlikte EMO, iptal yönünde hukuki süreci başlatacaktır.” değerlendirmesinde bulunuyor. Elektrik dağıtım ihalesi için ön yeterlilik başvuruları 4 Ekim’e alındı. Ancak şirketler tekliflerini 15 Aralık’a kadar idareye sunacak. Kapalı zarf usulü ve sonrasında pazarlık ile devam edecek ihalelerde ilk planda İstanbul Anadolu Yakası (Ayedaş), Sakarya ve Başkent Elektrik (Ankara) bölgelerini kapsayan 11 ilin dağıtımı satılacak. Toplam 21 bölgeden oluşan dağıtım özelleştirmelerinin tamamının 2007 sonuna kadar bitirilmesi hedefleniyor. Elektrik Dağıtım AŞ’nin (Tedaş) yaklaşık 28 milyon, konut, sanayi ve ticarethane abonesi bulunuyor.
İsmail Altunsoy, İstanbul - Zaman

Duble yolu bozan kamyonlara ağır ceza geliyor
İzin verilenden daha fazla yük taşıyarak yolların ömrünü kısaltan araçlara ağır ceza geliyor.
Hükümetin büyük önem verdiği duble yolların kısa sürede bozulduğu şikayetleri Ulaştırma Bakanlığı'nı harekete geçirdi. Yapılan incelemeler sonucu, son 3 yıldır inşaat sektöründeki canlanmaya bağlı olarak hafriyat taşıyan ağır tonajlı kamyonların sayısının arttığı, bunun da yollardaki bozulmayı hızlandırdığı tespit edildi. Yük ve yolcu taşımacılığına standart getirmek için yetki belgesi uygulamasını başlatan Bakanlık ‘fazla yük' konusunda radikal adımlar atacak. Artık, mevcut uygulamadan farklı olarak yükü taşıyanların yanı sıra taşıtanlara da para cezası kesilecek ve tutar iki kat artırılacak.
Araç trafiğinin yoğun olduğu yerlerdeki bilgisayarlı kantarlarda ölçüm sonucu fazla yük taşıdığı tespit edilenler bin, yük sahibi ise 2 bin YTL para cezasına çarptırılacak. Kara Ulaştırması Genel Müdürlüğü yetkililerine göre yeni cezalar kamyoncular kadar, onları fazla yük taşımaya teşvik eden mal sahiplerini de caydıracak nitelikte. Yetkililer amaçlarının ceza kesmek değil, kurallara uyulmasını sağlamak olduğunu belirtiyor. Fazla yükün sahibine verilen cezanın daha fazla olmasının istismarlara son verme amacına yönelik olduğunu ifade eden yetkililer, “Yük taşıma işinde büyük rekabet var. Araç sahipleri ya da şoförler işi kapmaya çalışıyor. Bazı yük sahipleri kanunların öngördüğünden fazla yükü taşımayı kabul eden kamyoncularla çalışıyor. Ama şoför yakalandığında mal sahibi işin içinden sıyrılıyor. Bu uygulamayla mal sahipleri de artık fazla yükü taşıtma riskini alamayacak. Sürücülerimizi yetki belgesiz ve fazla yüklü araçlarla trafiğe çıkmamaları konusunda uyarıyoruz.” ifadelerini kullanıyor.
Son yıllarda trafiğe çıkan araç sayısının hızla artması karayollarının yükünü de artırıyor. Ağır vasıtaların normal taşıtlara oranının yüksek olduğu Türkiye’de karayolunun akışında ve fiziki korunmasında büyük güçlükler yaşanıyor. Yol zamanından önce deforme oluyor, araçlar çabuk yıpranıyor, egzoz gazları ve balata aşınmasıyla çevre kirlenmesine neden oluyor.
Mesai bitince denetim yapılamıyor
Aşırı yük taşıyan araçları seyyar kantarlarla denetlemeye çalışan Karayolları Genel Müdürlüğü, bu sistemin etkisiz kalması yüzünden 2003’ten itibaren bilgisayarlı denetime geçti. Yetkililere göre ağır vasıta araç trafiğinin yoğun olduğu 19 noktaya konulan bilgisayarlı kantarlarla yapılan kontroller caydırıcı oldu. Geçtiğimiz yıl 260 bin aracın denetimden geçirildiği kantarlarda fazla yük taşıdığı tespit edilen 5 bine yakın araca 1 milyon 878 bin YTL ceza kesildi. Denetimin bakanlığa geçmesine ise eleman yetersizliği sebep oldu. Eleman eksikliği yüzünden yüklü araç trafiğinin yoğunlaştığı akşam saatlerinde denetim yapılamıyordu. Bu yüzden araçların ağırlık ve boyutlarıyla ilgili denetim görevi bu yıl Trafik Kanunu’nda yapılan değişiklikle Ulaştırma Bakanlığı’na verildi. 9 Ekim’den itibaren denetim istasyonları Karayolları Genel Müdürlüğü’nden Ulaştırma Bakanlığı’na geçecek. Bakanlık, bu noktalarda yetki belgesi denetimine başlayacak. Belgesiz araçlar trafikten men edilecek. Bakanlık, denetimlerin daha sağlıklı ve etkili olması için istasyonlarda birtakım yeniliklere gidiyor. Artık istasyonlar sadece mesai saatleri içinde değil 24 saat açık tutulacak. Mesai bitimini bekleyip yola çıkan sürücülerin engellenmesi için yapılacak yenilikle önemli bir personel istihdamı sağlanacak. 3 vardiya çalışacak istasyonlarda Kara Ulaştırması Genel Müdürlüğü’nden bir personel, hizmet alımı yöntemiyle yapılacak ihaleyle alınacak 2 kişi ve 2 özel güvenlik görevlisiyle birlikte toplam 5 çalışan hazır bulunacak.

‘İhbarcı’nın müdahil olma talebine mahkemeden ret
Yazar İpek Çalışlar ile Hürriyet Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Necdet Tatlıcan hakkında ‘Latife Hanım’ adlı kitabın gazetede yapılan tanıtımında ‘Atatürk’ün manevi şahsiyetine basın yoluyla hakaret edildiği’ iddiasıyla açılan davaya başlandı.
Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya, Çalışlar ve Tatlıcan katılmadı. Geniş güvenlik önlemlerinin alındığı duruşmada mahkeme, iddianamede ‘ihbarcı’ sıfatıyla yer alan Hüseyin Tuğrul Pekin, Atatürkçü Düşünce Derneği Şişli Şubesi Başkanı Erdinç Türkcan ile İsa Ruhi Göbüt’ün davaya müdahil olma taleplerini reddetti. Mahkeme, davetiye tebliğine rağmen gelmeyen Tatlıcan’ın sonraki duruşmaya zorla getirilmesine, Çalışlar’a yeniden davetiye gönderilmesine karar verdi. Çalışlar ve Tatlıcan Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun'un 1. ve 2. maddeleri uyarınca 1,5 ile 4,5'ar yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanıyor.
İstanbul, Cihan

Köpeğe tecavüze 305 YTL ceza
Adana'da, bir gence, köpeğe tecavüz ettiği iddiasıyla Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında verilen 305 YTL tutarındaki para cezasının valilik tarafından onaylandığı bildirildi.
İl Çevre ve Orman Müdürü Nebi Erol Metin, yaptığı açıklamada, Adana'nın Merkez ilçesi Yüreğir'e bağlı İncirlik beldesi yakınlarındaki bir tesisin büfesinde çalışanlar tarafından köpeğe tecavüz ettiği sırada yakalanan M.H. (25) adlı gence, Hayvanları Koruma Kanunu gereği “Hayvanlarla Cinsel İlişkide” bulunmak suçundan verilen 305 YTL tutarındaki para cezasının valilik tarafından onaylandığını söyledi.
Onayın ardından cezayı iadeli taahhütlü olarak adresine yollayacaklarını belirten Metin, “Bir ay içinde ceza yatırılmazsa durumu ilgili vergi dairesine bildireceğiz. Vergi dairesine de yatırılmazsa ceza icra yoluyla tahsil edilecek” dedi.
İncirlik beldesi yakınlarındaki bir tesisin büfesinde çalışanlar tarafından, köpeğe tecavüz ederken yakalanan M.H. hakkında Jandarma tarafından tutanak tutulmuştu. Şanlıurfa'dan Adana'ya çalışmaya geldiği öğrenilen M.H'ye Çevre ve Orman il Müdürlüğü tarafından da Hayvanları Koruma Kanunu'u gereği “Hayvanlarla Cinsel İlişkide” bulunmak suçundan 305 YTL para cezası verilmişti. Ceza onay için Adana Valiliğine gönderilmişti.
AA

25 yaşa vize ‘Bağımsız’a fren
Anayasa’da yapılacak değişiklikle ‘Bağımsız’ adaylar için sınırlama geliyor. Böylece ‘Bağımsız’ adayların isimleri, mevcut sistemin aksine artık birleşik oy pusulasında yer alacak...
AKP, seçimlere yönelik Anayasa ve seçim yasalarında kapsamlı değişiklik yapma düşüncesinden vazgeçti. AKP Grup Başkanvekilleri, daha önce hazırlanan Anayasa Değişiklik Paketi’nin sadece bir maddesi ile seçim yasasında yapılacak bir değişikliği gündeme getirme kararı aldı. Buna göre Anayasa’da sadece seçilme yaşının 30’dan 25’e indirilmesi yönünde değişiklik yapılacak. Uzun süredir gündemde olan Türkiye Milletvekilliği düzenlemesi de bir başka bahara kaldı. AKP seçim yasalarında da sadece “bağımsız adayların isimlerinin birleşik oy pusulasında yer alması” yönünde değişiklik yapmakla yetinecek.
KÖŞK ENDİŞESİ ETKİLİ OLDU
AKP’nin Anayasa ve seçim yasalarında kapsamlı değişiklik yapma düşüncesinden vazgeçmesinde, Köşk endişesi de etkili oldu. Cumhurbaşkanı Sezer’in, tüm partilerin üzerinde uzlaşma sağlamadığı kapsamlı seçim yasası ve Anayasa değişikliklerini veto olasılığını dikkate alan AKP, bu durumda sadece Cumhurbaşkanı’nın inceleme süresi için 1 ay geçeceğini, bunun sonucunda da seçim yasalarında yapılacak değişikliklerin Anayasa hükmü gereği 2007 seçimlerinde uygulanamayacağını hesaplayarak, daraltılmış bölge sistemine geçilmesi ve seçim barajının düşürülmesi önerisini gündeme getirmekten vazgeçti.
BİRLEŞİK OY PUSULASI
AKP’nin seçim yasalarında yapacağı değişiklik de, bağımsız adaylar için ne şekilde oy kullanılacağına ilişkin bir düzenleme ile sınırlı olacak. Yapılacak değişiklikle, mevcut sistemdekinin aksine birleşik oy pusulasında artık bağımsız adayların da isimlerine yer verilecek. Böylece bağımsız adayların kendi pusulalarını önceden bastırıp, seçimler öncesinde kamuoyunda propaganda yapmaları önlenecek. Ayrıca bu düzenleme okur yazar olmayan ya da Türkçe bilmeyen seçmenler açısından da önem taşıyacak. Çünkü okur yazar olmayan ve Türkçe bilmeyen seçmenler kolaylıkla bağımsız aday pusulasını alıp, zarfa atıp oy kullanabiliyorlardı. Pusulanın zarfa konması oyun geçerli sayılması için yeterli sayıldığından, bağımsız adaylar açısından “geçersiz ve hatalı oy kullanımı” sözkonusu olmuyordu. Şimdi okuma yazma ya da Türkçe bilmeyen seçmenlerin, birleşik oy pusulasında oy vereceği bağımsız adayı bulup, üzerini işaretlemesi ve bunu hatasız bir şekilde yapması gerekecek.
Bağımsız adayların isimlerinin birleşik oy pusulasında yer almasına ilişkin düzenleme temel ceza yasalarında değişiklik yapan ve TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçip, halen Genel Kurul gündeminde bekleyen Temel Ceza Kanunlarına uyum tasarısı kapsamında yapılmıştı. AKP muhalefetin engellemesi nedeniyle bu tasarının yasalaştırılmasının gecikeceği olasılığını dikkate alarak, bu düzenlemeyi ayrı bir yasa teklifi haline dönüştürdü.
CHP VE ANAP’TAN DESTEK
CHP Grup Başkanvekili Ali Topuz, milletvekili seçilme yaşının 25’e düşürülmesi ve bağımsız adayların oy pusulalarında yer almasına yönelik Anayasa ve yasa değişikliklerine destek verdiklerini bildirerek, bu düzenlemelerin bir an önce Meclisten çıkmasını istedi. ANAP Grup Başkanvekili Ömer Abuşoğlu, AKP’nin hazırladığı Anayasa ve Seçim Kanunu değişiklik teklifine destek vereceklerini söyledi. Abuşoğlu, “Bu teklif gösteriyor ki, Türkiye seçim sathına girmiştir. Hayırlı, uğurlu olsun...” dedi.

Çiçek: 301. maddeyi ulusalcılar istismar ediyor
Adalet Bakanı Cemil Çiçek 301. maddenin bazı ‘ulusalcı’ gruplarca istismar edildiğini söyleyerek, benzer yasaların İtalya ve Almanya gibi AB ülkelerinde de olduğunu belirtti.
Çiçek, Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin Berlin’de düzenlediği “Türkiye’nin AB’ye uyumu ve Türk-Alman ilişkileri” konulu konferansın ardından basın toplantısı düzenledi. Çiçek toplantıda “Bu ve benzeri maddeler AB ülkelerindeki benzerleriyle kıyaslanarak hazırlanmıştır. Türkiye’de sorun olmasının sebebi bu maddeyi bazı ‘ulusalcı’ grupların AB karşıtlığı için kullanmalarıdır.”dedi.
Berlin, Cihan

Emlakçılar yasa bekliyor
ALEKOD Başkanı Kerim Balıktay, yasanın çıkması halinde artık üniversite mezunu olmayanların emlakçılık yapamayacağını ve Türkiye’de en az 100 bin emlakçının kapanacağını bildirdi.
Alanya Emlak Komisyoncuları Derneği (ALEKOD) Başkanı Kerim Balıktay, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılan Emlak Müşavirliği Yasa Tasarısı’nın kabul edilmesi halinde sektöre ciddiyet geleceğini, Türkiye’de en az 100 bin emlakçının kapanacağını söyledi.
Balıktay, Türkiye Emlak Müşavirleri Federasyonunun talebi üzerine Bayındırlık ve İskan Bakanlığının hazırladığı Emlak Müşavirliği Yasa Tasarısı’nın, Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldığını hatırlatarak, yasanın çıkması halinde dört yıllık fakülte mezunu olmayanların emlakçılık yapamayacağını bildirdi.
Türkiye’de, emlak sektöründeki düzensizliğin ve başıboşluğun, yasanın çıkmasıyla birlikte giderileceğine inandıklarını dile getiren Balıktay, şöyle konuştu:
“Hazırlanan yasa tasarısıyla son yıllarda sayıları hızla artan ve 250 bini aşan emlak müşavirlerine sıkı denetim gelecek. Tasarıya göre, emlak müşavirlerinin denetimi ve sorunların çözümü için merkezi Ankara’da bulunan 9 üyeli bir komisyon oluşturulacak. Komisyon, emlak müşaviri olmak isteyenlere sınav açarak, lisans verecek, ücretleri belirleyecek. Emlak müşavirliği yapmak için, memuriyetten çıkarılmış olmamak, affa uğramış olsa bile devlete karşı suçlar ile casusluk, rüşvet, hırsızlık, ihaleye fesat karıştırma, kaçakçılık gibi suçlardan hüküm giymemiş olmak gerekecek.”
Üniversite mezunu olma şartı
Yasa Tasarısı’nın, emlakçılık yapacaklara üniversite mezunu olma şartını getirdiğini hatırlatan Balıktay, ayrıca, ilgili meslek odasınca verilen 6 aylık kursu tamamlamış olmak gerektiğini ifade etti. Balıktay, yasanın çıkmasıyla birlikte 2005 yılından sonra faaliyete geçen ve sahibi üniversite mezunu olmayan emlakçıların kapatılacağını, 2005 yılında emlakçılığa başlayanların, 3 ayrı sınavdan geçirileceğini, sadece sınavda başarılı olanların mesleğe devam etmesine izin verileceğini bildirdi. Kerim Balıktay, yasanın çıkmasıyla birlikte Türkiye’deki yaklaşık 100 bin emlakçının kapatılacağına inandığını kaydetti.
Hapis cezası geliyor
Koşulları taşımadığı halde emlak müşavirliği yapanların, yeni yasa çerçevesinde 1 yıldan 2 yıla kadar hapis veya adli para cezasına çarptırılacağını da anlatan Balıktay, “Ayrıca mesleki yükümlülüklere aykırı hareket eden emlak müşavirlerine 5 bin YTL para cezası verilecek. Bu davranışların tekrarı halinde ise lisans iptal edilecek” dedi.
Sektörde düzenleme gerekliydi
ALEKOD Başkanı Kerim Balıktay, söz konusu tasarının çok geç kaldığını belirterek, şöyle konuştu: “ALEKOD olarak, emlak komisyonculuğunun ekonomideki hak ettiği yeri alabilmesi ve emlak komisyonculuğunun güvenilir ve saygın bir meslek dalı olması yolunda sürekli olarak çalışmalar yaptık. Yasa, gönderildiği şekilde çıktığı takdirde, derneğe üye olmayanların faaliyet yapamayacakları da açıktır. Sektörde faaliyet gösteren kişi ya da kurumların, yasanın çıkmasıyla birlikte faaliyetlerine devam edebilmeleri için bulundukları yerlerdeki meslek derneğine üye olmaları gerekiyor. Örneğin Alanya’da emlakçılık yapacak olan kişiler, mutlaka ALEKOD’a üye olacak. Oysa şu anda, emlakçılık yapanların çoğu mesleki derneğe üye değiller.

Saddam'ın ABD'li avukatından uyarı

Devrik lider Saddam Hüseyin'in avukatlarından eski ABD Adalet Bakanı Ramsey Clark, Saddam Hüseyin'e idam cezası verilmesi halinde, ülkede şiddet olaylarının artabileceğini söyledi.
Irak'ta özel mahkemede yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin'in avukatlarından eski ABD Adalet Bakanı Ramsey Clark, Saddam Hüseyin'e idam cezası verilmesi halinde, ülkede şiddet olaylarının artabileceğini söyledi.
Clark, ''idam cezası kararının şiddet olaylarının artmasına yol açabileceğinin açık olduğunu'' belirtti. Ramsey Clark, '' Bu ceza nedeniyle onlarca mı, yüzlerce mi, binlerce mi Iraklının öleceğini bilmek zor'' diye konuştu.
Saddam Hüseyin ve 7 eski yetkili hakkındaki 1980'lerde Şii kasabası Duceyl'deki katliamla ilgili davanın, 16 Ekim'de yapılacak duruşmasında planlandığı gibi karar açıklanmayacağı bildirilmişti.

'Sözde hava korsanı' kızgın
Adalet Bakanlığı'nın THY uçağını kaçıran ikinci korsan diye açıkladığı Mehmet Ertaş: Şok oldum. Yetkililere kızgınım. Dava açıp açmamayı düşünüyorum.
Gergin olduğum için benden şüphelendiler
Bakanlığın "ikinci korsan" ilan edip sonra düzelttiği olay adam Mehmet Ertaş, "Araştırmadan bu işi yapanlara kızgınım. Ancak dava açmayı düşünmüyorum" dedi.
Adalet Bakanlığı'nın THY'nin Tiran-İstanbul seferini yapan uçağın kaçırılmasıyla ilgili yaptığı açıklamada adını "ikinci korsan" diye duyurduğu Mehmet Ertaş, memleketi Antakya'ya geldi. Olayla ilgili çok üzgün ve kızgın olduğunu ifade eden Ertaş, "Rencide olduk. İyi araştırmadan benim adımı 'hava korsanı' olarak olaya karıştıran yetkililere kızgınım. Dava açmayı düşünmüyoruz" dedi. İstanbul'daki sorgulamasının ardından uçakta yanında bulunan amcaoğulları Rislem ve Ali Ertaş'la birlikte Antakya'nın Serinyol Beldesi'ne bağlı Alazi Köyü'ndeki babaevine dönen Mehmet Ertaş'ın (29), evi olayı duyan yakınlarının akınına uğradı. Yaklaşık 2.5 yıldır Arnavutluk'un başkenti Tiran'da kaportacılık yaptığını, amca oğullarının ise pastane işlettiklerini anlatan Ertaş, Adalet Bakanlığı'nın uçak kaçırmayla ilgili açıklamasında adının geçmesinden büyük üzüntü duyduğunu, stresli dakikalardan kurtulmanın sevincini yaşayamadan terörist gibi davranılmasının" burukluğunu hissettiğini söyledi. Olayla ilgisinin bulunmadığın kaydeden Ertaş, şunları söyledi: Yaşadığım stresi unutamam. Kötü bir yanlışlık, duyduğumuzda şoke olduk. Rencide olduk. Böyle bir şey olduğu için çok üzgünüz. Eşimize dostumuza bunu anlatmaya çalışıyorduz. Ancak dava açıp açmamayı düşünüyoruz." Ertaş, yorgun ve stresli olduğunu, İtalya ve İstanbul'da iki ayrı ifade vermek zorunda kaldıklarını da belirterek, gergin olmasından şüphelenilmiş olabileceğini söyledi.
BABAM ISRAR ETTİ GELDİM
Ertaş, Türkiye'ye babasının isteğiyle döndüğünü söyleyerek, "Babam, 'İşini bırak, seni çok özledik. Yeter artık gel, seni köyümüzden bir kızla evlendireceğiz' diye ısrar etti. Ben de işlerimi toparlayarak Türkiye'ye dönmeye karar verdim. Yaşadıklarımdan sonra keşke dönmeseydim diyorum" dedi. Ertaş, bir süre ailesinin yanında dinlenerek, yaşadığı korkuyu atlatmaya çalışacağını, daha sonra Arnavutluk'a dönüp dönmeme kararı alacağını söyledi.
Murat KARAMAN-Nazan ERDEM-Veysel CINCIK / sabah

Demirel: 250 bin YTL ödeyecek gücüm yok
Egebank'ın sanığı Murat Demirel'in eşi Ayşenur Esenler, yurtdışı yasağının kaldırılarak şeker hastalığının tedavisi amacıyla ABD'ye gidebilmesi için istenilen 250 bin YTL'lik güvence talebine itiraza hazırlanıyor. Avukat Turan Kurtuluş, mahkemenin bugüne kadar bu dava kapsamında 7-8 kişinin yurtdışı yasağını kaldırdığını ama böyle bir teminat istemediğini belirterek, 'Karara itiraz edeceğiz. Yurtdışı yasağının kaldırılması için sadece Ayşenur Esenler'in şeker hastalığını gerekçe olarak sunmadık. Ayrıca, TMSF ödemeye çağrı ihtarında belirttiği 259 trilyon liranın bir ay içinde ödenmesini emrediyordu. Biz Danıştay 13. İdare Dairesi'ne itiraz ederek dava açtık. Danıştay, yürütmeyi durdurma kararı aldı. Yahya Murat Bey'in mal varlığına el konuldu. Müvekkilimin parayı ödemeye gücü yok. Sadece sağlık sorunları nedeniyle değil, hukuki olarak da yurtdışı yasağının kaldırılması gerekir. İstenen para çok büyük' dedi.
Gül KİREKLO - AKSAM

Batı karikatürlerle saldırı pek sevdi
Danimarka, Hz. Muhammed'i hedef alan karikatürlerle İslam dünyasını ayağa kaldırmıştı. Geçen hafta, Avustralya'da New Age adlı gazete karikatürle Atatürk'ü karaladı. Şimdi de Belçika'da "Ermeni soykırımı" karikatürle gündeme getirildi.
Belçika'da ırkçı parti, 8 Ekim seçimlerinde aday olan Türk avukat Ergun Top'a karşı karikatürlü kampanya açtı. İğrenç kampanyada 'Ermeni soykırımı' gündeme taşındı. 8 Ekim yerel seçimlerinde Hristiyan Demokrat Parti tarafından Anvers'te aday gösterilen Türk avukat Ergun Top'a karşı kampanya yürüten ırkçı Flaman Geleceğin Partisi, işte bu karikatürle Türkiye'ye de hakaret etti.
'Siyasi çirkinlik gösterisi'
Irkçı parti karikatüründe, "Sayın Ergun Top, Türkler Ermeni soykırımı yaptılar mı?" diye soruluyor. Durumu üzüntü ile karşılayan Avukat Ergun Top, "Siyasi çirkinliklerini de gösterdiler" dedi. Top'un aday gösterildiği Anvers kenti, 2006'da 2 büyük ırkçı saldırı ile adını duyurdu. Bir ırkçı tarafından kurşunlanan Türk kadını Songül Koç, saldırıda ağır yaralanmıştı. Hemen ardından, ırkçılar Faslı bir genci de kanala atmış, ceset 1 hafta sonra bulunmuştu.
(Takvim)

Hakkari'yi karıştıran dayak
Üç sivil polisin bir işyerine girip işyeri sahibi ve kadın çalışanları tartakladığı iddiası Hakkari'de gerginliğe neden oldu. Olay, önceki gün Mahmut Aydoğan'a ait giyim mağazasında meydana geldi. İddiaya göre mağazada alışveriş yapan sivil polisler, almak istedikleri giysileri pahalı bulunca mağaza sahibini ve kadın çalışanları tartakladı.
Mağazadan çığlıklar duyulması üzerine olay yerine gelen kalabalığı gören polisler, valilik binasına sığındı. Olaya tepki gösteren yüzlerce kişi, mağazanın önünden çarşı merkezine doğru yürümek istedi. Bu arada, olayı görüntülemeye çalışan sivil bir kişi ise kamerasını yere vurarak linç edilmek istendi. Kızgın grubu Hakkari Belediye Başkanı Metin Tekçe engelledi. Esnaf, olaydan sonra kepenk kapatma kararı aldı.
EMNİYET SİVİL POLİSLERİ AÇIĞA ALDI
Hakkari Emniyet Müdürü Cavit Çevik, dün mağazaya giderek, olaya karışan 3 polis memurunun açığa alındığını, savcılığın da adli soruşturma başlattığını açıkladı. Bunun üzerine esnaf da kepenklerini yeniden açma kararı aldı.
Senar YILDIZ

Akaryakıt devlerine haciz gözüktü
EPDK'nın kestiği rekor cezaların ödeme süresi Petrol Ofisi, TOTAL, TERMOPET, BALPET ve YALÇINKAYA Petrol için sona erdi. EPDK bugün icra sürecini başlatacak.
ALİ SALİ'NİN HABERİ
EPDK'nın kestiği Cumhuriyet tarihinin en yüksek para cezalarının ödeme süresi bazı akaryakıt dağıtım şirketleri için bitti. Aydın Doğan'ın büyük ortağı olduğu Petrol Ofisi (PO) için para cezasını ödemenin son günü dündü. EPDK, 499 trilyon para cezasını ödemeyen Petrol Ofisi'ne bugün bir yazı yazarak, devletin alacağının icra yoluyla tahsili için dosyayı Maliye Bakanlığı'na devredecek.
PO'ya, lisansız bayilere akaryakıt temin etmekten kesilen 499 trilyon liralık para cezasının tebliği 6 Eylül'de yapılmıştı. 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanunu gereği PO'nun bu cezayı bir ay içinde ödemesi gerekiyordu. Bir aylık süre dün sona erdi.
31 Ağustos 2006 tarihinde EPDK tarafından akaryakıt dağıtım şirketlerine kesilen 1,7 milyar YTL'lik para cezasının şirketlere tebliği farklı tarihlerde oldu. Büyük ortağının Aydın Doğan olduğu PO para cezasıyla ilgili bildirimi 6 Eylül 2006 tarihinde tebellüğ ederken, yine Doğan grubunun bir diğer dağıtım şirketi olan ERK Petrol ise 9 Eylül 2006 tarihinde tebellüğ etti. EPDK'nın kestiği para cezaları tebellüğ tarihinden başlamak üzere 30 gün içinde ödenmek zorunda.
YAZILAR BUGÜN YAZILIYOR
5015 Sayılı Petrol Piyasası Kanunu gereği akaryakıt dağıtım şirketlerine kesilen idari para cezalarının 30 gün içinde ödenmemesi durumunda EPDK, bir yazıyla dosyaları Maliye Bakanlığı'na devrediyor. Maliye Bakanlığı, Vergi Daireleri aracılığıyla para cezasını ödemesi için şirketlere bir aylık süre veriyor. Eğer verilen süre içinde şirketler yine ödemezlerse, kanuni faizleriyle birlikte para cezası icra/haciz yoluyla tahsil ediliyor. EPDK 30 günlük süre içinde para cezalarını ödemeyen söz konusu 5 şirket için bugün Maliye Bakanlığı'na birer yazı göndererek dosyaları Bakanlığa devredecek.
Cezaya yapılan itiraz Danıştay'dan döndü
5015 Sayılı Petrol Piyasası Kanunu, EPDK'nın kestiği idari para cezalarının birinci derece mahkemesi olarak Danıştay'ı tayin ediyor. Bu nedenle EPDK'nın kestiği cezalara itirazlar sadece Danıştay'a yapılabiliyor. Danıştay'da EPDK ile ilgili davalara yine 5015 Sayılı kanun gereği ivedilikle bakmak zorunda. PO ceza sonrasında Danıştay'da yürütmenin durdurulması için dava açtı. Şirketler telafisi imkansız zarara uğrayacakları gerekçesini kullandıkları için Danıştay'ın, dosyayı incelemeden, EPDK'nın savunmasını almadan yürütmeyi durdurma kararı alacağı beklentisi içine girmişlerdi. Para cezası kararına yapılan bu itirazın, Danıştay'dan döndüğü öğrenildi. İki hafta önce Danıştay'a “yürütmenin durdurulması” için açılan davada bu isteğin reddedildiği belirtildi. Şirketler “telafisi güç zarara uğrayacaklarını” ileri sürerek Danıştay'ın dosyaları incelemeden ve EPDK'dan savunma almadan “yürütmeyi durdurma” kararı vermesini istemelerine rağmen, tetkik hakiminin bu talebi reddettiği, EPDK'nın savunmasının alınması gerektiği kararı aldığı ifade edildi.
Sektörün önemli isimlerinden biri tarafından Yeni Şafak'a verilen bilgiye göre, akaryakıt dağıtım şirketleri Danıştay'da açtıkları dava sonuçlanmadan para cezalarını ödememe kararı almışlar. Danıştay'ın davaları sonuçlandırması ne kadar uzarsa uzasın, ödememe kararı alan akaryakıt dağıtım şirketlerinin bir kısmının, dosyalar Maliye Bakanlığı'na devredildikten sonra icra/haciz yoluyla yasal faizleriyle birlikte ödemek zorunda kalacakları para cezaları için zamanı kalmadı. EPDK ilk tebligatın yapıldığı 5 şirketin dosyalarının Maliye Bakanlığı'na devredilmesi için bugün yazıları yazmaya başlıyor.
Yeni Şafak

Hapisten çıkan kapkaççıya yakın takip
İşlediği suç nedeniyle hapis yatan kapkaççı ve tinerci çocuklar, hapisten çıktıktan sonra takip edilmeye başlandı.
Kısa bir süre önce Türkiye genelinde faaliyete geçen Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri (DSM), tekrar suç işlemelerini önlemek amacıyla tahliye olan hükümlüleri takip altına almaya başladı. DSM’lerin faaliyete geçmesiyle mahkemeler hapis yerine alternatif cezalar veriyor. İşlenen suç ve şahsi özellikler dikkate alınarak, hapis yerine ağaç dikme, kitap okuma ya da bara gitme yasağı gibi cezalar belirleniyor. DSM’ler, hapis cezası evinde infaz edilen mahkumları da takip ediyor.
Mahkemelerden şimdiye kadar, adli kontrol kararı ve hapis yerine alternatif cezalara ilişkin 20 binden fazla karar çıktı. Bu kararların 6 bin kadarı uygulandı, diğer kararlara ilişkin denetim süreci ise devam ediyor. DSM, sadece eski hükümlülere değil mağdurlara da destek veriyor. İşlenen bir suç nedeniyle mağdur olan kişilere ve bunların yakınlarına sosyal ve ekonomik destek sağlanıyor.
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Kenan İpek, denetimli serbestlik kurumlarının faaliyete geçmesiyle ceza infaz sisteminde şimdiye kadar ihmal edilmiş bir eksikliğin giderildiğini söylüyor. İpek, suç işleyen ve cezasını çektikten sonra tahliye olan çok sayıda mahkumun, eski suç çevresinden uzaklaştırılamaması, dışarıda iş bulamaması ve kendisine düzenli bir hayat kuramaması nedeniyle yeniden suça itildiğini belirtiyor. İpek, şöyle konuşuyor: “Denetimli serbestlik ile tahliye olan ya da hapis yerine başka bir cezaya çarptırılan her hükümlü denetim altında tutulmaya başlandı. Uzmanlar, sanıkların geçmişleri, ailesi, çevresi, eğitimi, sosyal, ekonomik ve psikolojik durumu hakkında ayrıntılı rapor düzenleyerek mahkemeye sunuyor. Mahkeme bu rapora göre ceza miktarını belirliyor.”
Denetimli Serbestlik Daire Başkanı Vehbi Kamer de sistemin Amerika ve Avrupa ülkelerinde uzun süredir uygulandığına dikkat çekiyor. Bu sistemle hem hükümlülerin cezalarının infaz edileceğini hem de bu kişilere sorumluluk duygusu kazandırılacağını ifade ediyor. Kamer, Erzurum’da ormandan kaçak odun kesen iki kişiye ağaç dikme cezası verilmesini örnek gösteriyor. Mahkemelerin kadınlar ve 65 yaşını geçmiş yaşlılar hakkında verdiği ev hapsi kararlarının da DSM’lerin gözetimi altında infaz edildiğine işaret eden Kamer’in verdiği bilgiye göre şimdiye kadar mahkemelerce ev hapsine ilişkin 90 karar verilirken, bunların 31’i infaz edilmiş, 59 kişi ise denetim altında ev hapsi cezasını çekmeye devam ediyor.
06.10.2006
Murat Aydın - Yargı Muhabiri

Eski siyasilere 'acele mahkemeye gelin' faksı
Eski DYP Milletvekili Sedat Edip Bucak'ın çete kurmak suçlamasından İstanbul 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandığı davada emekli Albay Eşref Hatipoğlu tanık olarak dinlendi. Mahkeme Heyeti, Fatih Bucak ve emekli Albay Seral Saral'ın bir dahaki celse tanık olarak dinlenmesine, talimatla ifade verecek olan Süleyman Demirel, Mehmet Ağar, Tansu Çiller, Doğan Güreş ve Hasan Kundakçı'nın zaman aşımı süresi yaklaştığından yazışmalarının faksla yapılmasına hükmetti. Sedat Bucak'ın da gelecek celsede son savunmasını yapması gerektiğine işaret edilen mahkemeyi Bucak Aşireti'nden 50 kişi izledi.

301. madde için kafalar karışık'
AB heyeti TCK'nın 301. maddesine ilişkin Brüksel'e şu izlenimlerle döndü:
* Dışişleri Bakanı Gül, 301'in değişmesini istiyor.
* Adalet Bakanı Çiçek, değişimi istemese de kapıyı kapatmıyor.
* Başbakan Erdoğan, özellikle seçim öncesi milliyetçi söylemleri göz önünde bulunduruyor.
* Baykal, 301 konusunda orta yol bulunmasına yanaşmıyor.

Y A Z A R L A R

Bir rektörün yaptıkları...
Togay BAYATLI - Hürriyet

BÖYLE bir öyküyü üzülerek yazıyorum. İnanın içim kan ağlıyor. Ama bu ülkede, bu çağda, bu şekilde bir olayı yaşatan kişileri kamuoyu önüne çıkarmamız gerektiğine inanıyorum.
Beş yıl önce bir yangın geçiren ve spor tesisleri harabe halinde acıklı bir görünüm içinde olan Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu (BESYO), atanan Müdür Prof. Dr. Sami Mengütay’ın çabaları ile bugün Türkiye’nin en iyi spor okullarından biri haline geldi. Giriş puanı en yüksek olan Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Yüksek Okulu’nun fakülte yapılması için YÖK’e başvuruda bulunuldu.
Üniversitelerin spor kulübü kurmak için teşvik edilmesi üzerine Prof. Dr. Mengütay, o zamanki rektörün onayı ile spor kulübünü kurdu. Her hafta sonu bu okulun kampüsünü ziyaret eden biri olarak, gençlerin, çocukların hevesle ve şevkle mühtelif spor müsabakalarını heyecanla yaptıklarını izliyorum, mutlu oluyorum. Biri sentetik çim olan iki sahada, 10 yaşından 18 yaşına kadar genç erkek yıldızların, cimnastik, yüzme, basketbol, voleybol ve tenis müsabakalarını Olimpiyat Komitesi Başkanı olarak mutlulukla izledim.
Prof. Dr. Sami Mengütay kendi girişimleri ve ilişkileri ile hem o zamanki rektörü hem de başta Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Ali Şahin, İstanbul Valisi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, Gençlik ve Spor Genel Müdürü ve Gençlik ve Spor İl Müdürü’nü bu konuda ikna ederek tesislerin yeniden yaptırılmasını sağladı.
Rektör, müdürünü savcılığa şikayet etti
Ama sayın yeni Rektör Prof. Dr. Necla Pul, önce "Kulübü kapatacaksınız" şeklinde talimat verdi. Ve sonra hiç beklemeden Prof. Dr. Sami Mengütay’ı, kulübün fakülte içindeki yeri işgal ettiği gerekçesi ile savcılığa şikayet etti.
Bununla da yetinmedi, önce üniversitenin ambleminin izinsiz kullanıldığı gerekçesi ile tahkikat açtırdı, izin alındığı ispat edilince bu kez kulüp faaliyeti yaptığı için görevden alınmasına karar verdi ve görevden aldı.
Gülelim mi, ağlayalım mı?
Bir tarafta bütün beden eğitimi ve spor yüksek okullarında, kulüp kurulması teşvik edilirken, sayın rektör neden bu konu sebebiyle haksız bir şekilde okulun müdürünü görevden aldı?
Yıllarca Amerika’da kolejler ve üniversiteler spor kulüpleri kurarak sporcu gelişmesini sağladıkları gibi, elde ettikleri gelirlerle okullarına destek oluyorlar. Prof. Dr. Sami Mengütay’a ve arkadaşlarına göre, rektörün öfkesinin asıl nedeni seçimler sırasında kendisine oy verilmemesi. Prof. Dr. Mengütay diyor ki: "Ben oy vermeyelim demedim ama bir siyasi parti ile yakın ilişkisinin bulunması oyunu azaltabilir şeklinde bir yorumda bulundum."
Okul karıştı hocalar, rektöre gitti
Prof.Dr. Mengütay’ın görevden alınması üzerine ve yerine getirilmesini düşündükleri kişi için dedikodular alıp, yürüyor. Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu’nun 20 kadar eden öğretim görevlisi rektöre gitti. Düşüncelerini anlattılar ve sonunda rektör kararından dönmedi ama atamayı düşündüğü kişiden vazgeçti. Bunları bana, yapılan girişimleri onaylamayan hocalar anlattı.
Şimdi Marmara Üniversitesi kaynıyor. Suskun hocalar, suskun öğrenciler. Bu spor karşıtı bir rektörün çelişkili uygulamaları ve kararları nedeniyle üzgünler.
Demokrasiyi, insani yaklaşımı, hakça yargılanmayı, insan haklarını bize öğreten o büyük eğitim yuvalarında bu çelişkiler nasıl oluyor? Acaba YÖK bu konuda ne gibi bir tavır alacak?
Prof. Dr. Sami Mengütay, yurt dışında eğitim gören bir sporcu ve öğretim görevlisi, Türkiye Kano-Rafting Federasyonu Başkanı, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Eğitim Komisyonu Başkanı, saygınlığı, efendiliği ve bilgi birikimi ile öyle kolayca yetişecek ve kolayca harcanacak bir insan değil. Üzülüyorum, üniversite üzülüyor. Yazık çok yazık...

Samimi iseniz, buyurun

DÖNDÜK dolaştık, TBMM’nin taa 29 Nisan 1920’de kabul edip yürürlüğe koyduğu 2 sayılı "Hıyaneti Vataniye" yasasının birinci maddesinde tanımladığı "irtica" eylemi ile, bir önceki Ceza Yasası’nın 163’üncü maddesindeki "irtica"yı "İrtica da ne demekmiş?" diye araştırmaya başladık.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ABD dönüşü, beraberindeki gazetecilere "irtica varsa üzerine gideceklerini ama, irtica diyenlerin neyi kastettiğinin belli olmadığını" söylediğini anlıyoruz.
Bu yaklaşıma eğer başka bir şey demezlerse, en zarif ifadeyle "tecahül-ü arifane" yani "biliyor ama bilmezden geliyor" derler.
Ama biz yine de Başbakan’ın iyi niyetine verelim ve yukarıda sözünü ettiğimiz yasa hükümlerini anımsatalım:
Hıyaneti Vataniye yasası tam bir İhtilal dönemi ürünüydü. O nedenle getirdiği cezalar ağır, çoğu kez de "idam"dı. Gerçi uzun süre yürürlükte kaldı ama uygulanmadı. Sonraki yıllarda çıkartılan 765 sayılı Ceza Yasası’na konan 163’üncü madde onun yerini aldı. Böylece "irticai" eylemleri cezalandırırken o hüküm kullanıldı.
Her iki yasanın da bu konuda getirdiği tanımlama öz olarak aynı idi. Eylemi daha ayrıntılı olarak tanımlayan 163’üncü madde:
"Devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (...) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır" diyordu.
Anımsanacağı gibi Turgut Özal, 1991 yılında Terörle Mücadele gerekçesiyle 3713 sayılı yasayı çıkarttırırken, kendisine bir de "özgürlükçülük" süsü vererek Ceza Yasası’nın, hem 163’üncü maddesini hem de "sol aydınlara" şirin görünmek için 141 ve 142’nci maddelerini yürürlükten kaldırttı. Gerçi 141 ve 142 yerine dolambaçlı ifadeyle 7 ve 8’inci maddeleri koydu ama 163’ün kaldırılmasından doğan boşluk hiçbir zaman dolmadı. Pek ilerici geçinen sol aydınlar da buna alkış tuttu.
Oysa doğrusu 163’ü kaldırmak değil, "laik cumhuriyeti koruyacak" fakat "din ve vicdan özgürlüğüyle çelişmeyecek" şekilde değiştirmekti. O da olmadı.
Şimdi elimizde tek dayanak olarak Anayasa’nın, "dinin siyasete alet edilmesini" yasaklayan 24’üncü maddesi var. Ne var ki 163’üncü madde kaldırılalı beri onu ihlal etmenin cezası yok.
Dahası... Geçen yıl yürürlüğe giren yeni Ceza Yasası görüşülürken, şimdi "İrtica da nedir ki?" diye numara yapanlar, irticanın kaynağı olan "Kaçak Kuran Kursu" açanlara "6 aydan 3 yıla kadar hapis" hapis cezası verilmesini emreden hükmü değiştirdiler. Cezayı "üç aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası"na çevirdiler. "İki yıldan az" hapis cezaları "paraya" çevrilebildiği için, irtica merkezi kuranları böylece "teşvik" etmiş oldular.
Şimdi uzatmayalım. Eğer samimilerse, Anayasa’nın 24’üncü maddesine aykırı hareket edenleri cezalandıracak bir hüküm getirsinler, biz de dediklerine inanalım.

Seçim Kanunu yetişir mi?
Yazarlar / Şakir Süter
Seçim Kanunu değişikliği için yoğun çaba harcanıyor; harıl harıl kafa yoruluyor, yetiştirmeye çalışıyor!
Bu acele ne?
Ekim ayı sonuna kadar yasanın çıkartılması gerekiyor.
Aksi halde, seçimlere bir yıl kala yapılan düzenleme, bir sonraki seçimler için geçerli olabiliyor.
Biz şahsen 3 Kasım seçimlerinin hemen ardından; 5-6 Kasım 2002 tarihlerinden itibaren 'bu konu ya acele getiriliyor ya hiç değişiklik yapılmadan yasama dönemi bitiyor' demeye başlamıştık.
Eğer seçim ve partiler kanunlarını hemen değiştiremezseniz, hiç değişmeyecek ve bu kısır döngü sürecek, diye diye dilimizde tüy bitti.
Biz seçim-partiler kanunu kekemeliğinden yorulup bugünlere geldik...
Şimdi, kapı arkasında yasa değişikliği yapmaya çalışılıyor!
Bunca zamandır aklınız neredeydi demeyeceğiz; gerek yok artık.
AKP çoğunluğu elinde bulunduran parti...
Oylarının da düşmekte olduğu gerçeğinin bilincinde olarak, kendi çıkarına en uygun seçim kanunu için çalışıyor.
Tıpkı 1987 seçimleri öncesinde ANAP'ın yaptığı gibi!
Bunların tamamını görmezden gelelim de, iki sorumuz var:
1- Yeni yasal düzenlemeyi ekim sonuna da yetiştirdiler diyelim. Pekiyi, bu yasanın yürürlüğe girmesi için Cumhurbaşkanının da onayı gerekmiyor mu?
2- Ya Sezer, şu ya da bu gerekçeyle biraz da gecikmeli olarak 'bir kez daha görüşülmesi' talebiyle yasayı Meclis'e iade ederse ne olacak?
Yeni bir Çankaya-Hükümet kavgası çıkmadan hatırlatalım istedik!

Varsa vardır, yoksa yoktur
Faruk ÇAKIR - Yeni Asya
‘İsim’ ve ‘resim’lerin değişmesiyle ‘hakikat’in değişmeyeceğini bir türlü kabullenemiyoruz. Kabullenmiş olsak, hâlâ ‘irtica var mıdır, yok mudur’ tartışılır mıydı?
Bir haftalık yurt dışı seyahatinden dönünce, Türkiye’nin yeniden bir ‘irtica tartışması’na sürüklendiğine şahit olduk. Türkiye’yi ‘idare edenler’ bir asra yaklaşan ‘boş’ tartışmaları ısıtıp ısıtıp milletin önüne koyuyorlar.
Sözlük anlamı bir yana, ‘irtica var’ denildiğinde milletin anladığı; bazılarının ‘İslâma uygun yaşayış’tan rahatsız olduğu şeklindedir. ‘İrtica arttı, azaldı’ diyenlerin maksatları başka da olsa, milletin anladığı bundan farklı bir şey değildir. Çünkü, birileri Kur’ân kurslarının sayısının artmasını ‘irtica’ olarak görürken, diğeri Türkiye’deki cami sayısının artışından rahatsız olur. Bir başkası da ‘başörtülü kızların sayısının artışını’ irticaya delil sayar. Farklı sebepler ‘irtica’ için delil sayılmakla birlikte, bu ‘delil’lerin içinde hiçbir zaman ‘içki içmek, kumar oynamak ve hırsızlık yapmak’ yer almaz. Öyleyse milletin ‘irtica var, irtica arttı’ sözlerinden anladığı doğrudur. Yani hiç kimse, “Biz irtica var derken bunları kastetmiyoruz” dememelidir.
“Samîmî dindar”ları rahatsız eden bu beyanlardan eğer başka şeyler kastediliyorsa, bu açıkça beyan edilmelidir. “Böyle midir, değil midir?” diye merak eden varsa ‘millet’e sorabilir.
Bu mevhum suçlama tabiî ki bu günün meselesi değildir. Yarım asrı aşan bir geçmişte sürekli ‘irtica’ suçlamaları yapılmış ve bu uğurda pek çok masum mağdur edilmiştir. Bugün yapılan da çok farklı değildir.
Bu ‘irtica’ nasıl bir şeydir ki, daha doğru dürüst tarifi bile yapıl(a)mamaktadır? ‘Yetkili’ler, kanunlarda böyle bir ‘suç’ olmadığını beyan ediyor ve irticanın tarifini yap(a)mıyorlar, ama suçlamadan da geri kalmıyorlar. Meselâ, Sağlık-İş Başkanı Mustafa Başoğlu, pek çok devlet kurumuna ‘İrtica nedir?’ diye sorduğunu ve cevap alamadığını beyan etmiş. (Yeni Asya, 5 Ekim 2006) Öyleyse nedir bu havanda su dövmeler?
Aslında hükümetin yapması gereken şey çok basit: Bu yöndeki açıklamaları, soruları; bir zamanlar benzin sıkıntısıyla ilgili soruya verilen “Benzin vardı da biz mi içtik?” cevabına benzer şekilde, “İrtica varsa vardır, yoksa yoktur” demesi gerekir. ‘İrtica’ varsa ve bu ‘suç’ ise, bu ‘suç’u işleyenler kanun önünde hesap verir. Yoksa ya da olsa bile bu bir ‘suç’ değilse de yine mesele yok.
Bazıları Başbakan’ın “İrticayı beraber tarif edelim, oturalım, konuşalım. Ne gerekiyorsa yaparız” (Hürriyet, 5 Ekim 2006) anlamındaki beyanlarını “açılım” olarak yorumlamış (Yeni Şafak, 5 Ekim 2006) Ama dikkatli olmak lâzım, çünkü bu yol, tehlikeli ve ‘tuzak’lı olabilir. Bu beyandan sonra oturulsa, konuşulsa ve Başbakan’a yeni bir 28 Şubat örneğinde olduğu gibi ‘yapılacaklar listesi’ verilse iyi mi olur?
“İrtica” varsa da yoksa da Türkiye demokrasi ve hürriyet yolunda devam edecektir ve etmelidir inşallah.
06.10.2006

Bu kez aktörler farklı
Nasuhi GÜNGÖR - Star
Bir gerginlik var mı? Evet, var. Ne kadar ve nereye kadar devam edebileceği üzerinde konuşmadan önce, bu gerginliğin kaynaklarını doğru tespit etmek gerekiyor. Bu konuda ihtiyaç duyduğumuz ‘giriş kodları’nı, Yaşar Büyükanıt’ın genelkurmay başkanı olma sürecinde arayabiliriz.
Şemdinli olayları ve ardından ortaya çıkan iddianame üzerindeki tartışmalar, bazı sonuçlara bakılarak soğumuş/geride kalmış gibi görünebilir. İddianameyi hazırlayan savcı meslekten ihraç edildi. Dönemin Genelkurmay Başkanı, Büyükanıt’la ilgili iddialar üzerinde soruşturma açılmasına gerek görmedi. Nihayetinde Büyükanıt, Genelkurmay Başkanı oldu. Burada bitti mi? Hayır, tam aksine her şey yeni başlıyor.
TSK’daki devir teslim törenlerinde, sembolik ve alışageldiğimiz sözlerin yanı sıra, bir de ‘komutanın şahsında TSK’ya yapılan saldırıların hesabı sorulacak’ mesajı verildi. Gelişmelere ezberdeki şablonlarla bakanlar, bunun hükümetle TSK arasında ortaya çıkacak yeni bir gerginliğin işaret fişeği olduğunu öne sürdüler.
Nitekim peş peşe gelen konuşma metinlerindeki bazı vurgular, ilk bakışta bu iddiaların sahiplerini haklı çıkarmış gibi görünüyor. Özellikle ‘irtica’ ekseninde söylenenler, kolaylıkla hükümete fatura edilince, bu haklılık daha da sağlamlaşmış gibi. Oysa bir önceki yazıda da ifade etmeye çalıştığımız üzere, Cumhurbaşkanı’nın tepkisiyle TSK’dan gelen çıkışları aynı sepete koymak yanlış.
Daha da önemlisi, bu metinlerden ‘sızan’ tartışma alanları, biraz ezber bozacak cinsten. Hükümet bu çıkışların, en azından doğrudan hedefi değil. Daha önce çok daha sınırlı ve sembolik alanlarda devam eden bazı çatışmaların, yeni dönemde yüksek sesle konuşulacağı şimdiden söylenebilir.
Türkiye’nin 1950’den itibaren ‘yoldan çıktığı’na inananlar, sadece askeri bürokrasiyi değil, en az onun kadar yargıyı da bir ‘güvence’ olarak gördüler. Doğrusu yargının, sadece son 10 yılda aldığı kritik kararlara bakılırsa, kendisine güvenenleri mahcup ettiği söylenemez. Ancak son yıllarda yargıdan yükselen farklı seslerin, yeni bir döneme işaret ettiği de çok açık.
Hatırlayalım. Laiklik gibi son derece hassas bir konuda ‘laikliğin koruyucusu yargıdır’ sözü, herhangi bir hukuk adamından değil, bizzat yüksek yargının tepesindeki bir isimden gelmişti.
Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın laiklik konusunda yaptığı açıklamalar, yukarıda tanımladığımız ‘güvence’ sahiplerini hayli rahatsız etmiş görünüyor. İşte bu rahatsızlığın Cumhurbaşkanı’nın ve İlker Başbuğ’un konuşma metinlerine yansıması son derece önemli. Bu kez sahnede alışageldiğimiz aktörler ve bildiğimiz diyaloglar yok. İlk defa bu düzeyde bir ‘karşılaşma’ gerçekleşiyor ve ciddi bir restleşme dikkat çekiyor. Kuşkusuz tepkilerin parantezinde, bazı kurumların kendi içlerinde de bu tür taleplerin ortaya çıkabileceğinden duydukları endişe yatıyor.
Cumhuriyetin hassas başlıklarını yeniden düşünme ve yorumlama talepleri elbette yeni değil. Ancak bu defa ortaya çıkan durumun geçmişten bazı farkları var. Birincisi, bu yeniden yorumlama taleplerine farklı kesimlerden farklı gerekçelerle destek geliyor. İkincisi, tartışmanın taraflarında ve güç dengesinde önemli değişiklikler var.
Yargıyı, Türkiye’nin yaşadığı değişim ve dönüşümün tamamen dışında görmek, kolay değişecek bir alışkanlık değil. Aslında yargıdan gelen farklı seslerin, bu türden tepkiler alması şaşırtıcı olmamalı. Bizzat bu yapının kendi içinden gelen/gelecek olan karşı duruşları da dikkatle izlemek gerekiyor.
Ancak tüm bunlara bakıp sürecin kolayca atlatılabilir ve yumuşak geçişe uygun olduğunu düşünenler işi fazlaca hafife almış olurlar.

Kafalarda yükselen káküller...

DAHA birkaç gün önce bu köşede iktidar kadrolarında "değişimin" asıl şimdi başladığını yazdığımda muhtemelen inanmadınız.
Ama görüyorsunuz "değişim" sürüyor.
Saçları da ektirdiler arkadaşlar.
Sevgili Şehriban Oğhan’ın haberine göre, saç ektiren milletvekillerinden yedisi AKP’li, biri CHP’li. Demek ki öyle giderse gelecekte CHP sıralarında kel kafalar parlarken, AKP sıralarındaki maneviyatçı arkadaşların kafaları nohut tarlası gibi ekilmiş olacak.
Nedir bu?
"Değişim..."
Zaten Başbakan da "saç ektirmeye sıcak bakıyor", uçakta söyledi. Sadece yüzde estetik yaptırmak için "bize gitmez" diyor.
Gider, gider...
Bir süre sonra, arkadaşlar burunlarını kaldırıp, kulaklarını küçültüp, "olta" yöntemiyle kaşlarını yükseltip, dudaklarına silikon koydururlarsa...
CHP’liler hálá kel kafalarla orada oturmuş olacaklar.
Bir de kalça büyütme, ya da küçültme (kalkık kalça da var, Lopez kalça diyorlar) yaptırırlarsa...
Bu ilk seçimlerde iktidarın miting meydanları insan almayacak, halkımız o meydanlara koşacak demektir.
Seçmenler gidip bakacaklar; çünkü bizim maneviyatçı mebus neye benzedi?..
CHP?..
Hálá kel...
*
İşte tam bu noktada, kafalarının üstü gibi içinde de kimi "değişimler" gözleniyor.
Misal, Başbakan "İrtica var" tartışmaları konusunda "Önce adını koyalım" demez mi?
Adını birazdan kendisi açıklıyor zaten:
"Aşırılık..."
Hemen peşinden "aşırılık" yapanlara ne yapılacağını, aşırılığın ne demek olduğunu, aşırılığın neredeyse masumiyetini de yine kendisi saptıyor:
"Onlar da bizim insanımız..."
İşte bu kadar...
Başbakan; Cumhurbaşkanı’nın, komutanların, yüksek yargıçların "İrtica tırmanıyor" uyarılarına birkaç dakikada çözüm buldu mu?..
Buldu...
Kafaların üzerinde káküller, içinde de fikirler yükseliyor.
CHP’liler kendi saçlarını-başlarını yolacaklar yolmasına da...
Kafa kel...

Demokrasiden vazgeçmek irticadır
İsmet Berkan -Radikal
İletişim çağının, iletişim araçlarının ve modern hayatın sonuçlarından biri de, zaman zaman algı ile gerçek arasında derin farkların oluşması. Pek çok konuda algıladıklarımızla gerçekler arasında ciddi farklar olabiliyor. Özellikle siyasi mücadele alanında algı ile gerçek pek az kez aynı şey oluyor.
İşte Türkiye yeniden 'irtica' kod adıyla anılan malum siyasi tartışmanın içine girdi. Türkiye'de azımsanmayacak genişlikte bir kesim, 'irtica' diye adlandırılan ve yine o kesim tarafından Türkiye Cumhuriyeti'ni bir 'din devletine' dönüştüreceğinden kuşku duyulmayan siyasi akımın güncel, yakın ve açık bir tehlike olduğuna inanıyor.
Bu inancın gerçek temelleri olup olmadığını tartışmak bilmiyorum ne kadar anlamlı. Çünkü 'algı' bu ve özellikle o kesimler için 'algılanan şey gerçek.'
Tabii, oylarını bundan böyle sadece seçmenleri 'İrtica geliyor' diye korkutarak arttırabileceğini düşünen ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'nin dört yıldır bu 'algı'yı pompalamak için elinden geleni yaptığını, bu arada iktidarda bulunan eski İslamcıların partisi Adalet ve Kalkınma Partisi'nin de sık sık CHP'nin değirmenine su taşımaktan geri kalmadığını unutmamak gerek.
Ancak son dönemde yeni gelişme, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Cumhurbaşkanı'nın da 'irtica tehlikesi'ne dikkat çeken konuşmaları oldu. Bu konuşmalar, itiraf etmek gerekir ki, ana muhalefetin dört yıldır başaramadığı şeyi birkaç günde başardı, 'irtica' tartışmasını gündemin üst sıralarına taşıdı.
Bu memlekette herhangi bir siyasi tartışmaya TSK da katıldığı zaman akla hemen askeri darbe ihtimali gelir. Bu ihtimal yakın mı, uzak mı onu tartışmaya şimdilik girmeyeceğim, sadece 'irtica ile mücadele' adına demokrasinin 28 Şubat döneminde olduğu gibi kısmen veya 12 Eylül'de olduğu gibi tamamen askıya alınmasının Türkiye için her bakımdan gerileme (biliyorsunuz, 'irtica'nın kelime anlamı da bu) olacağını söylemekle yetineceğim.
Eğer 'irtica' gerçekten yükseliyorsa bile, dincilikle mücadelenin yolunun demokrasimizin sakatlıklarını ve eksiklerini gidermekten geçtiğini söylememe izin verin.
Ne gibi eksiklerden ve sakatlıklardan söz ettiğimi anlatmaya çalışayım:
Demokrasi, sadece seçmenlerin seçim döneminden seçim dönemine gidip oy kullanması değildir. Demokrasi, seçmenlerin seçim anındaki tercihlerinin her gün değişebileceğini kabul etmenin rejimidir.
İşte böyle bir kabul olduğu zaman, seçim sonunda güç elde edenlerin ve o gücü kullananların yine demokratik yollarla DENETLENMESİ ve DENGELENMESİ gerekir.
Dünyanın işleyen demokrasilerinde denetleme işini parlamentolar ve basın, dengeleme işini ise yargı organları, parlamentolar ve sivil toplum yapar.
Bizim demokrasimizin eksik ve sakat tarafı tam da bu denetleme ve dengeleme mekanizmasındadır.
Parlamentomuz bu denetimi yapamaz, çünkü hükümet parlamento çoğunluğuna da sahiptir, yani denetimi baştan imkânsız kılar. Medyanın denetimi bir yere kadardır, 'bilgi edinme özgürlüğü'ne rağmen aslında hükümetler çok ama çok az bilgi verirler.
Dengeleme işini yapması beklenen yargı bu işlevi bir ölçüde yerine getirir ama esas görev sanki Cumhurbaşkanınındır. Cumhurbaşkanının demokratik meşruiyeti ise son derece tartışmalı. Örneğin bugünkü Cumhurbaşkanı'nı, seçmenin siyasi haritadan tamamen sildiği bir önceki parlamentonun partileri seçti. Bir sonrakini de artık son aylarını yaşamakta olan bugünkü parlamento seçecek, yedi yıllığına!
Bizde dengeleme görevini yapan bir başka kurum da TSK. Bu görevi Anayasa'dan değil ama kendi iç hizmet kanunundan aldığını söylüyor TSK. Onun demokratik meşruiyeti de elbette tartışmalı, ama TSK anketlerde 'en güvenilen kurum' olduğunu söyleyerek bu meşruiyeti sağlamaya çalışıyor.
Sivil toplumun ülkemizde yeterince gelişmemiş olması da tesadüf değil. Hem 12 Eylül dönemi ve onun yasaları sivil toplumu yok etti, hem de 12 Eylül sonrasının demokratik hükümetleri bu kurumun gelişmemesi için ellerinden geleni yaptı.
* * *
Kısacası, bizim sorunumuz demokrasimizin eksik ve sakat tarafları. Bunları gidermediğimiz sürece daha çok 'irtica' tartışmaları yaşarız.

Dönem içe kapanma dönemi değil! [1]
Özdem Sanberk - Zaman
Önümüzdeki yıl Türkiye’nin önünde iki seçim var. Ramazan’dan sonra iç politikada oldukça gergin bir döneme gireceğimizi tahmin etmek zor değil.
Bunun işaretlerini zaten almaktayız. Bu gerginlik, dış politikamızı da etkiler mi? Dış politikanın temelinin güçlü bir yönetim ve ahenkli bir iç politikayla sıkıca irtibatlı olduğunu biliyoruz. Dikkat ve mesaisini seçimlere yoğunlaştıran bir iktidar ve muhalefetin öncelikleri de değişir. Geçmiş tecrübeler böyle dönemlerde tartışmanın temel meselelerden ideolojiye ve demagojiye kaydığını gösteriyor. O zaman muhalefetin alternatif çözümler önerme konusundaki ilgisi kayboluyor. İktidarın ise hem içeride hem de dışarıda icraatı zaafa uğruyor.
Oysa dünyanın çok tehlikeli bir bölgesinde yaşadığımız malum. Etrafımız sırf dostlarla çevrili değil. Bölgemizde bizi de etkileyen çok ciddi diplomatik sorunlar var. İç sorunlarımız da var. Siyasi, ekonomik, sosyal sorunlar. Bunlar arasında yoksulluk ve gelir dağılımı bozukluğu ve bölgeler arası dengesizlik, eğitim, yargı, sağlık, asayiş ve terör içeride en acil çözüm bekleyenler. Dış sorunlarımız güvenliğimizi yakından ilgilendiriyor. Bu sorunların nasıl çözüleceği konusunda toplumumuzda bir türlü mutabakat oluşamıyor. Aksine kutuplaşmalar meydana gelmekte. Seçim zamanında bu kutuplaşmalar daha da keskinleşiyor. Adeta rejim meselesine dönüşüyor. Toplumumuza daha şimdiden güvensizlik ve karamsarlıkların hakim olduğunu görüyoruz. Medya bu güvensizlik havasını büyüteçle yansıtmakta. Böyle bir manzara karşısında dış politikada iyimser olunabilir mi? Muhakkak ki kolay değil. Fakat kötümserliğin kolaycılığına da teslim olmak gerekmez. Sanırız, önümüzdeki bu kritik bir yılı değerlendirmek için iyimser veya kötümser değil, soğukkanlı, gerçekçi ve objektif olmak gerekiyor.
Ufka bakabilmek...
Ama bu değerlendirmeyi yaparken başımızı, mevcut konjonktürün ve güncel ve münferit dış politika sorunlarının yarattığı toz bulutlarının üzerine kaldırıp bakabilmemiz lazım. Geçmişi seçici hafıza ile değil, bir bütün olarak görebilmemiz ve şimdiki zamana da gelecek perspektifinde bakabilmemiz gerekir. O zaman Türk dış politikasının sağlam temellere dayandığını ve iç ve dış sarsıntıların bu temelleri yerinden kolay kolay oynatamayacağını fark ederiz. Aynı şekilde bugünün sorunlarını da, çözümlerini de daha sağlıklı düşünmemiz mümkün olur. Türkiye ne dün ne de bugün uluslararası ilişkiler alanında el yordamı ile hareket etmedi. Türk diplomasisi Cumhuriyet döneminde dayalı olduğu temel ilkelerden en olumsuz koşullar altında bile ayrılmadı. Bu nedenle büyük bölgesel ve küresel buhran dönemleri dahil, ulusal çıkarlarımız korundu ve zaman zaman ciddi şekilde ilerletildi. Kökleri derinlere giden bir diplomasi geleneğine sahip olduğumuzu, bu geleneklerimizin Cumhuriyet döneminde sağlam temellere oturduğunu unutmayalım. İçeride ve dışarıda kopan fırtınalarla baş etmek için yeteri derecede güçlü bir dış ilişkiler yapısına sahibiz. Kendimize güvenimizi kaybetmeye gerek yok.
Bugün varılan aşama
Her şeyden önce hatırlayalım. Türkiye, son 200 yıldan bu yana kriz yönetiyor. İmparatorluğun yıkılış sürecinde büyük felaketlere ve ızdıraplara duçar olduk. Kötü iktidarların ve kötü yönetimlerin ağır maliyetini ödedik. Halihazır durumumuzu, haklı olarak, ne kadar yetersiz görürsek görelim, bugün geldiğimiz aşamayı küçümseyemeyiz. Benim kuşağım İstiklal Savaşı koşullarını yaşamadı. Bizden sonraki kuşaklar 1920’lerde neler yaşandığını tasavvur bile edemez. O koşulları düşünme kapasitesini gösterebilirsek, aslında bugün ulaştığımız merhaleye bir mucizedir diyebiliriz.
Türkiye, İslam geleneğine sahip ülkeler içinde biricik bir konum oluşturuyor. Nedeni açık. Cumhuriyet’imiz, nüfusunun çoğu Müslüman olan devletler arasında hiçbir zaman sömürge yönetiminde yaşamamış ve yabancı tahakkümü altında kalmamış yegane ülke. Bu sonucu elde etmek kolay olmadı. Cumhuriyetimiz, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma sürecinde, kanlı savaşlar ve büyük buhranlar içinde çok sancılı doğumla dünyaya geldi. Yeni Türkiye’nin kendini dünyaya kabul ettirebilmesi ancak topyekün bir savaş ve büyük fedakarlıklar pahasına mümkün oldu. Başlangıçtaki bu travma daha sonraki kuşaklarda, halkın ve liderlerin bilinçaltından hiçbir zaman silinmedi. 80 yıldan beri dış politikamızda bağımsızlık, egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi birliğin korunması ilkesinin yani güvenlik unsurunun bu kadar temel bir rol oynamasının tarihi sebeplerini burada aramak gerekir.
Yeni güvensizlik ortamı...
Bugün bu sebepler ne yazık ki ortadan kalkmış değil. İki kutuplu dünyanın sonra ermesi ve Soğuk Savaş dengelerinin yok olmasıyla eskiden değişmez sanılan ilkelerin ve yerleşik statükoların artık değişebileceği düşüncesi geniş ölçüde yaygınlık kazandı. Son on beş-yirmi yıldan beri birçok ülkenin haritadan silindiğini, birçok ülkenin doğduğunu, birçok ülkenin de sınırlarını genişletme hayalleri peşinde koştuğunu görüyoruz. 11 Eylül 2001’den sonra altüst olan dünya düzeni büyük küçük, köklü köksüz demeden tüm ülkeleri etkisi altına aldı. Devletler hukuku ve uluslararası kuruluşlar işlevselliklerini yitirdi. Uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde güç kullanma ve güce başvurma tehdidi yeniden uygulamaya girdi. BM’nin etkisi ve rolü geçerliliğini kaybetti. Eski güç dengelerinin geçerliliği kalmadı. 11 Eylül’den sonra bugün yaşadığımız dünya, birkaç on yıl öncesine nazaran yaşadığımız dünyadan artık çok farklı bir dünya oldu. Çağdan çağa geçiyoruz ve dünya yeniden kuruluyor. Bu sürecin henüz başındayız. Türkiye’miz ise dünyanın geleceğini de şekillendirecek bu değişikliklerin gerçekleşmekte olduğu coğrafyaların ve sosyal-siyasal-insani dalgaların kesişme noktasında yer alıyor.
Yeni uluslararası güvensizlik ortamında güvenlik endişeleri ve bu endişelerin tetiklediği milliyetçilik cereyanları, birçok ülke gibi, bize de egemen oldu. Geleceğe yönelik tahmin veya değerlendirmeler yaparken gerçekçi olmak istiyorsak, önümüzdeki yıllarda güvenlik ve milliyetçilik faktörlerinin dış politikalarımızın oluşturulması ve uygulanmasında başat rol oynayacağını hesap etmemiz gerekecek.
Türkiye içine kapanamaz; çükü...
Ama bu saptama bizi, Türkiye’nin artık demokrasiden uzaklaşan, dünyadan kopuk, içine kapalı bir ülke konumuna sürüklenebileceği yanılgısına düşürmesin. Eğer tarihi yine bir yol gösterici olarak kabul edersek, 86 yıllık Cumhuriyet’imizin 60 yılını, pek çok eksikleri de olsa, demokrasi ile geçirdiğimizi, temel hak ve özgürlüklere değer veren ülkeler safında yer aldığımızı ve gerçek anlamda bir dünya devleti haline, yine bu demokrasimiz sayesinde geldiğimizi görürüz. Türkiye, yine aynı nedenlerle son on yıllarda dünyadaki gelişmelere doğrudan veya dolaylı katkıda bulunabilen, bunların bir kısmını yönlendirebilen, bir kısmına da öncülük edebilen bir ülke konumunu kazandı.
Türkiye’nin bir başka özelliği de tarihin akışını değiştirebilen birkaç büyük imparatorluktan birinin doğrudan mirasçısı olması. Bu emperyal geçmiş, beraberinde dış politikasına da yansıyan bir kısım temel parametreler ve davranış kodları getiriyor. Bu emperyal geçmişin, Cumhuriyet’imizin de fikri, felsefi ve siyasi temellerinin atıldığı son 200 yılı, bir Avrupa gücü olarak yaşandı. Buna mukabil, “Doğu”lu kimliği de olan bir imparatorluğun varisçisi olma vasfını da taşıdığı için arkasındaki tarihi, kültürel ve beşeri derinlik, öteki Avrupalı partnerlerinden farklı avantajları yarattı. Ama aynı zamanda kökü derinlere inen sorunları da aynı anda yaşayan bir ülke olması sonucunu doğurdu.
Türkiye Cumhuriyeti tekil bir ulus devlet olarak kuruldu ve öyle kalacak. Sanılanın aksine bugün dünyada ulus devletler kaybolmuyor. Ama küreselleşme koşullarında sınırları aşan bilim ve teknoloji, iletişim ve ekonomik ve parasal kararların etkilerini dengeleyecek yönetim kapasitelerine sahip olabilmek için modernleşmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti de zamanının modern dünyasına uyum sağlamak üzere kuruldu. Büyük bir çağdaşlaşma eseri. Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bu eseri Türk milleti ile birlikte meydana getirdi. Kurucu mantığının temelinde bağımsızlık ve “modern dünyayla” bütünleşme vizyonu, yani çağdaşlaşma yatıyor. Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında yakaladığı uluslararası nüfuz ve saygınlığının temelinde kendi vizyonunu dünyanın çağdaş vizyonuyla örtüştürmesi yatar. Ülkemiz bu kadar değişken ve kaygan bir zemin üzerinde yer aldığı halde, Cumhuriyet döneminin başlangıcından beri dış ilişkilerimizdeki en dikkat çekici karakteristiklerinden birini dış politika alanındaki süreklilik unsuru oluşturuyor. Dış politikada süreklilik aynı zamanda dış ilişkilerde öngörülebilirliği, dolayısıyla itidal ve güvenilirliği de ifade eder.
Dış politikamızın istikrarsız bölgesel bir zeminde sürekliliğini koruyabilmesini, bu politikalarımızın oluşturulmasına, karar alma ve uygulanması süreçlerine hakim olan üç temel stratejik saik sağlıyor. Aynı zamanda dış politikamızın sabit parametrelerini oluşturan bu üç unsurdan birincisini oluşturan güvenlik faktöründen yukarıda söz etmiştik. Öteki iki değişmez parametreden biri, kaynaklarımızdan azami istifade edilmesi, başka deyimle ekonomik ve sosyal kalkınma hedefi, diğeri de çevremizde ve dünyada barış ve işbirliği sağlanmasını hedefleyen bölgesel ve küresel düzlemde barış, istikrar amacıyla etkin olmak, yani bölgemizde ve dünyadaki barış ve refaha katkıda bulunarak saygınlık ve nüfuz kazanmak.
Başarısını kanıtlayan diplomasi
Cumhuriyet tarihimizde bu üç stratejik temel unsurun, zaman içinde nasıl geliştiğinin incelenmesi, öncelik sıralarının hangi dönemlerde, hangi koşullarda ve hangi nedenlerle değişikliğe uğradığının araştırılması, dış politikamızın yakın tarihinin ve bugünün daha iyi anlaşılmasına ve gelecekteki yönelimlerinin daha belirgin şekilde teşhis edilmesine yardımcı olabilir. Bu çalışma, şüphesiz tarihçilerimizin alanına giren bir görev. Ama biz, diplomatik uygulamalarımızın içinde uzun yıllar yer almış bir aktör olarak ancak şu kadarını söyleyelim ki; Atatürk dönemindeki atılımlı saygın dönem (Lozan, Hatay, Montreux) ve İnönü döneminde ülkeyi savaşa sokmamayı hedefleyen temkinli dönem hariç tutulursa, Cumhuriyet dönemimizin hemen tamamında ve özellikle son on yirmi, yirmi beş yılında, bazı başarısız aralıklarla da olsa, Türk diplomasisinin, genel olarak değişen dünya şartlarını ve uluslararası konjonktürü gerçekçi bir bakışla okuyabilme, ülkenin gücünü, mevcut imkanların ötesinde artırabilme ve milli çıkarları dünya optimalinde ilerletme kapasitesini gösterdiğini teslim etmek gerekir. Her hal ve karda Türk dış politikası asla dogmatik veya rövanşist olmadı. Değişen dünya koşulları karşısında, pragmatist ve esnek olabilmeyi başardı. Hegemonik emeller peşinde koşmadı. Türkiye, bölgede kendi sınırlarını bilen belki tek ülke. Kimseden toprak talebimiz yok. Ama kimseye de bir karış toprak vermeyeceğimiz bilinmekte.
Atatürk’ün ve kurucu kadroların dış politikada öne çıkan en belirgin niteliklerini oluşturan çağdaş dünya ile bütünleşme, ulaşılabilir hedefler belirlenmesi ve gerçekçiliğin elden asla bırakılmaması bugün hâlâ Türk diplomasisinin sağlam gelenekleri arasında yer tutmakta. Mustafa Kemal’in “yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün de bu bağlamda anlaşılması gerekir. Bu söz, dış politikamızda güvenlik unsurunun sadece ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu ima etmekle kalmamakta; fakat aynı zamanda güvenliğin koşullarının ancak barışla sağlanabileceğinin altını çizmekte.
Nitekim son on yıllarda birbirini izleyen Türk hükümetlerinin özellikle 2000’li yılların başından itibaren, siyasi ve ekonomik hedeflerine erişmek için bir yandan demokrasi, hukuk, insan hakları, özgürlükler ve ekonomi gibi, gayri askeri değişkenleri dış politikanın hizmetine verirken, aynı zamanda askeri gücü de ihmal etmeyen bir strateji izlediğini görüyoruz. Çünkü artık Soğuk Savaş koşullarının yok olduğu 21. yüzyılda, bir ülkede sırf askeri güce önem verip, temel hak ve özgürlükler, ticaret ve ekonomik işbirliği ve bilim ve teknoloji ihmal ettiği takdirde, askeri güçten beklediği yararı elde edemeyeceği ve buna mukabil, güvenlik ve savunmayı göz önüne almadan sırf ticari ve ekonomik saiklarla hareket ettiği takdirde ise güvenliksiz ticari ve ekonomik faaliyetlerin hedeflerine ulaşmayacağı Türk hükümetlerince çoktandır anlaşılmış bulunuyor.
Soğuk Savaş’ın sonra ermesiyle o zamandan, yani 1990’lardan beri artık bir merkez ülke konumunu kazanmış olan Türkiye, bölgede kendi önünde açılan yeni işbirliği ve dayanışma ufuklarını ileri görüşlülükle; ama sınırlı olanaklarının elverdiği ölçüde iyi değerlendirdi. Yeni bağımsızlığına kavuşan ülkeler Türkiye’nin çevresinde yeni bir jeopolitik çoğulculuk yaratmıştı. Türkiye, Rusya ile arasında bir nevi tampon bölge oluşturan bu jeopolitik çoğulculuğu güvenliği bakımında önemsiyor ve bunun canlı kalması ve korunması gereğine inanıyordu. Bu nedenle yeni bağımsızlığına kavuşan tüm komşuların (Rusya Federasyonu dahil) uluslararası topluma katılmasına yardımcı olmayı hedefledi. Onların bağımsızlıklarını ilk tanıyan, onlarla diplomatik ilişkiyi ilk kuran biz olduk.
(*) Emekli Büyükelçi

İrticâ’ mı, ‘aşırılık’ mı?
ALİ BULAÇ- Zaman

Belli ki cumhurbaşkanı seçimine ayarlı başlatılan “son irtica kampanyaları” bir anda sağırlar diyaloğuna dönüştü. Milyonlarca insanı rencide eden, potansiyel suçlu ilan eden ve toplumun bir kesimini diğer kesimlerine hasım hale getiren söz konusu kampanyaların yan etkisi, kendilerinden beklenen maksadı fazlasıyla aşmaktadır.

“İrtica kampanyaları”nın toplumsal barışı hangi ölçülerde tehdit ettiği konusu üzerinde yeterince durulmuş değil.

Başbakan Erdoğan, bu kampanyaların üzerine oturtulduğu kavramın terk edilmesini öneriyor. Dediği şu: “İrtica yok, olmayan şeyleri var göstermek faydasız. Belki aşırılıklar olabilir.” Bence bu iyi bir öneri. Yani “irtica”nın yerine “aşırılık” kavramının altının çizilmesi. “İrtica” siyasi bir kavram. Hukuk içindeki yerinin ne olduğunu kimse bilmiyor. Bu konuda Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu’nu tebrik etmek lazım, son derece yararlı bir şey yapmış. Devletin çeşitli kurumlarına “irtica”nın ne olduğunu sormuş. Aldığı cevaplara bakalım: Cumhurbaşkanlığı: “Yasa kapsamında yapılacak bir işlem yoktur”; Başbakanlık: “Alo 150 hattını arayarak öğrenebilirsiniz”; MGK: “İrtica soyut bir kavram, işleme konulamaz”; Yargıtay: “İrtica, yargı kapsamı dışında bir kavram”; İçişleri Bakanlığı: “İrtica hangi suça giriyor, bilmiyoruz”; Adalet Bakanlığı: “Araştırma ve inceleme yapmamız lazım”; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı: “Bilgisayarda kaydı bulunamadı.” Tek cevap veren Diyanet olmuş, onun da cevabı “irtica kampanyaları” yapanların hiç işine gelecek gibi değil. (Zaman, 5 Ekim 2006) Buyurun bakalım, işin içinden çıkın. Cumhurbaşkanlığı “Yasa kapsamında yapılacak bir işlem yoktur” diyor; ama birkaç gün önce Cumhurbaşkanı ‘irtica tehlikesi var’ demişti. Hangi beyanı esas almak gerekir?

Devlet kurumlarının verdiği bu cevaplardan “somut bir irtica tanımı” çıkmıyor, dolayısıyla tanımı yapılmayan bir şeyin “tehlikesi” de anlaşılmış olmuyor. Böyle olunca, insanların -ki bunların sayısı milyonlarla ifade ediliyor- gündelik hayatında sıradan, masum, hatta çoğu siyaset-dışı davranışları, yaşama biçimleri ve alışkanlıkları “hedef” gösterilmekte, tehdit edilmektedirler: Başörtüsü, cübbe, sakal, hastane koridorlarında namaz kılan insanlar, abdestin faydalarını anlatmak, bir cenaze namazında insanların itibar ettikleri bir zata gösterdikleri hürmet, haremlik-selamlık, bir evde toplanıp kitap okumak, dinî sohbet, Kur’an kursu açmak, daha çok imam hatip lisesi istemek vs. “irtica” oluyor, “rejimi tehdit eden suçlar” sınıfına sokuluyor.

Belki amaç iç siyasette rekabettir, ama toplumsal hayat bundan etkileniyor. Sözgelimi sakallı, başörtülü insanlar hedef gösteriliyor; başörtüsü takmayan, sakal bırakmayan insanlar bu kesimlere karşı gardını almaya başlıyor; onları her türlü sorunun ve sıkıntının sebebi görmeye başlıyor. Eskiden hiç yokken, şimdi mesela bazı ev sahipleri başörtülü ve sakallı insanlara evlerini kiraya vermek istemiyor. Hiç şüphesiz, bu, toplumsal barışı tehdit eden en önemli husustur. Bazı zümreler sahip oldukları statülerini, avantaj ve imtiyazlarını koruma ve geliştirme adına toplumsal barışı tehlikeye atıyorlar.

“İrtica” her anlama gelebilir, ne yana çeksen çekilir. Son derece keyfi bir suçlama. Bu açıdan Başbakan’ın “aşırılık” kavramı önerisi ciddiye alınabilir. Ancak bunun şu veya bu kurum nezdinde “suç” ilan edilmeden önce, geniş toplumsal kesimler tarafından tartışmaya açılması lazım. Sağlıklı işleyen bir demokrasi, müzakereci siyasetin işler halde olmasıyla fonksiyonlarını yerine getirebilir . “Aşırılık” kavramının ne olduğu, hangi bağlamlarda “tehdit” veya “suç” teşkil ettiğinin belirlenmesi için geniş katılımlı müzakere ortamlarının açılması gerekir. Tanım için ulusal ve uluslararası düzeyde seri konferanslar bile düzenlenebilir. Tanım yapmak da yetmez, bunun hukuk içine alınıp hangi “aşırılık” veya “aşırı fiil” suç teşkil ediyorsa, unsurlarıyla birlikte zikredilip ceza kanunu içinde yerini almalıdır.

06.10.2006


e-posta adresi:a.bulac@zaman.com.tr


Arınç’ın sözleri
Davut ŞAHİN - Yeni Asya


Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı konuşur da Meclis Başkanı Bülent Arınç konuşmaz mı?

TBMM Başkanı Arınç, Nazlı Ilıcak’ın programına konuktu. Yahut Ilıcak da Meclis binasında Arınç’ın konuğuydu (Kanal 7).

Arınç laiklik, irtica ve Türkçe Ezan konularını konuştu.

Laikliğin tanımı:

“Yargıtay laiklik din değildir, laikliğe iman etmek gerekmez. Bir imamın kürsüde İslamda miras hukukunu savunuyor olması bazılarına göre laiklik karşıtı bir eylem olabilir ama Yargıtay’ın bu konuda çok değerli kararları vardır. Anayasa Mahkemesi Kararları bağlayıcıdır ama Yargıtay kararları da bağlayıcıdır.”

Özkök Paşanın vedası:

“O 4 yıl boyunca ülkede çok iyi bir hizmet verdi. Görevini alnı açık bir şekilde tamamladı. Veda töreninde eşinden çok ben ağladım.”

Org. Büyükanıt:

“Cumhurbaşkanı laiklik konusunda açıklama yapabilir bir şey diyemem çünkü sorumluluğu yoktur. Ancak Genelkurmay Başkanı laiklik tanımını devletin en üst düzeyinde sorgulayanlar var derken beni kastediyorsa bundan üzüntü duyarım.”

Türkçe ezan:

“Türkçe ezan konusunun karşı devrimcilere verilen ödün konusunu doğrulayacak kişi sayısı 100’ü bulmaz. Dünyanın her yerinde ezan ezandır. Ezan evrensel bir çağrıdır. Bunun Türkçe okunması Türkiye’de oldu. Allahu Ekber’den kimse zarar görmedi. Ey Değerli paşam her şey bitti de sıra ezana mı geldi diye vatandaş sorarsa yazık değil mi? Ordu yek pare yerinde durmalı ve herkesin güveninde olan yerini korumalıdır.”

“BİR” DURUŞ

Hilal TV bir yılını doldurdu.

Bir yıl içinde kendi seyircisini oluşturduğu gibi, gelişen ve gittikçe daha da büyüyen bir kanal... Dolu dolu programlarla kendini göstermesini bildi:

Basında Bugün, Beş Vakit Hayat, Benim Memleketim, Çay Saati, Danışma Zemini, Dünya ve İslam, Düşünce Gündemi, Hamermatik, A 4, Seyr-i Alem, Sürgün Yüreğim, Tarihin İçinden, İz Bırakanlar, Tefsir Saati, Kapılar ve Köprüler, Mozaik, Sözün Gücü, Medya Masal...

Ramazan programları da dolu:

İftar Saati, İrfan Sofrası ve Sahurdan Sehere...

Hilal TV, televizyon dünyasında “ben buyum” diyebiliyor.

Bu şunu gösteriyor:

Müslümanlar gündemin gerisinde değil. Tam tersine, bundan sonra iletişim vasıtalarıyla, “gündem belirleme” pozisyonuna geçmeli.

Yıllardır medyanın gücünü kullanıp bunu “baskı” unsuru olarak kullananlar, artık medyanın gerçek gücünü görecekler.

Daha nice yıllara! Tebrik ediyoruz.

06.10.2006

E-Posta: davut@yeniasya.com.tr

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com